Ressam Ahmet Güneştekin’in “Gavur Mahallesi Sergisi” İzmir Kültür Parkta açılalı epey olmasına rağmen bir türlü ziyaret edememiştim. Oysa çok merak ediyordum. Geçtiğimiz günlerde ( 20 Ocak’ta) nihayet sergiyi görebildim; sosyal medyada paylaşımları görünce; yol, yolculuk, göç temalı diye düşünmüştüm. Sergiye gittiğimde
“mübadele” temel alınmış olsa da; toplumsal hafıza, kadın, aşk, ihanet, mitolojik hikayeler, yüzleşme, inançlar, kayıplar gibi pek çok temanın ele alındığını gördüm.
İnsanı sarsan, bir o kadar hayran bırakan, hemen bakıp geçemediğiniz, dakikalarca önünde durup, düşünmeye sevk eden eserler; zorunlu göçün Havva ile Adem’in Cennetten kovulması ile başladığını, Şahmeran hikayesi ile aşkın ve ihanetin yaşandığını,
Habil ile Kabil’de kötülüğün en yakınından geldiğini düşününce; aile içlerinde yaşanan; taciz, şiddet, miras kavgalarını hatırlayıverdim.
Eserlerde tekrarlanan figürler; yaşanan kötülüklerin, acıların, felaketlerin her dönem tekrar ettiğini fark ettirdi.
Şahmeran, Pegasus, Medusa, Habil ile Kabil, Yunan mitolojileri; savaş, sürgün, zorunlu göç, yurtlarından kopartılan insanlar ve çekilen acıların hiç bitmediğini düşüne düşüne gezmeye devam ettim.

Sergide
toplumsal hafızanın zayıflığı da vurgulanmış. Biz çabuk unutmamızı “balık hafızalılığına” bağlarız ya, tam da ona dikkat çekmiş.
“Hafıza Tepesi” adlı çalışma binlerce cızlavet (siyah lastik ayakkabı) ayakkabıdan oluşmuş. Ölen, öldürülen milyonlarca insanı düşündürüyor.33 yıl önce Almanya’da Dachau toplama kampında bir fotoğrafta öldürülen insanların ayakkabılarından kocaman bir tepe oluşturulmuş olduğunu görünce şoke olmuş, oradan uzaklaşma isteği duymuştum. Benzer duyguyu bu sergide; lastik kokusunu aldığımda hissettim.

Sergide;
“Cumartesi Anneleri” panosu ve kayıpların isimleriyle inşa edilen bir kenti gezdikçe o isimlerin kulağımıza fısıldadığı seslerini duyar gibi oldum. “Unutmayın bizi!” Adları ile yaşatılmak iştenmiş sanki.

Ses demişken; sergide çeşitli hayvan sesleri duyuluyor. -Sesler; mübadelede göçe zorlanan o insanlar, evcil hayvanlarını geride bırakmak istemez yanlarına alırlar. Ne yazık ki kayıklarla karşı kıyıya geçerken, ellerinden alınıp, denize atılırlar.- Sesler; geride bıraktıklarımızın sadece anılar olmadığını unutturmamaya çalışıyor.
Sergide “Çemberlitaş Tepesi” eseri pek çok kez karşımıza çıkıyor. Eserde; hayatın dinler tarafından sarmallandığını,
insanların inançları yüzünden; gördükleri eziyetleri, yaşadıkları katliamları, çıkarılan savaşları, yapılan kötülükleri hatırlattığını, bunlar olmamış gibi davranan toplumların kendileri ile yüzleşmelerine çağrı yaptığını düşündüm. Öyle ya; bu topraklarda yaşayan inançları yüzünden binlerce yıldır katledilen, öldürülen, yakılan bir halktan geliyorum neticede. Bize yapılanları unutturmamalıyız ki tekrarları olmasın. Bunun için üzerime düşeni yapıyor muyum diye yüzleşme kararı aldım.

Keşke ülke yetkilileri ve halkımız da yaşanan acı olaylar hakkında kendiyle yüzleşebilse…
Bu cümleyi yazmışken whatsapp aile grubunda yazışmalar başladığını gördüm, endişelendim anneme bir şey oldu sandım. (Bir iki gece önce rahatsızlanmıştı.) Gözüm saate kaydı. Saat; 06.31’i, tarih 6 Şubat’ı gösteriyordu. Yazıyı kaydedip gruba baktım. Yeğenim, “Kahramanmaraş’ta büyük deprem olmuş, Malatya, Adıyaman da etkilenmiş binlerce ev yıkılmış ölen çokmuş.” diye yazdı.
Sosyal medyaya düşen ilk görüntüleri, “yardım edin” mesajlarını görünce nefes alamadım, korktum, üzüldüm, dondum kaldım, göz yaşlarım istemsiz akıyor, hakim olamıyordum. Bir süre sonra o illerde yaşayan eşe dosta ulaşmaya çalıştım. Her kurtulduk mesajına sevindim, yanıt vermeyenler için endişelendim. Gün başlayıp, haberler, görüntüler gelmeye başladıkça üzüntüm arttı, çaresizliğim büyüdü.
Malatya’da yaşayan ablamların İzmir’de olmalarına şükrettim, evlerini kaybetmiş olsalar da depremin dehşetini yaşamamış olmaları teselli olmuştu. (Bencilce gelebilir, ilk duygum o olsa da her yitip giden can için çok üzgünüm, yıkılıp giden kentler için, geçmişsiz, kimsesiz kalmış herkes için çok üzgünüm.)
O günden itibaren ve sonraki günler hepimizin yaşadığı dayanışma çalışmaları, koordinasyonlar…
Bu yazı 6 Şubat’tan beri tamamlanamadı.
Bir toplumsal hafızasızlık örneği olmaması, hayalleri, hayatları yarım kalan, yitip giden canların unutulmaması için bitirmek istedim.
On yaşındaki yeğenim Asi Helya’ya sergiye götürme sözüm vardı, yerine getirmek için onu sergiye götürdüm.
Sergiyi gezerken, doğal afetin (depremin), aslında ihmalin yarattığı göçü, zorunlu terkedişleri düşündükçe göz yaşlarıma hakim olamadım.
Mübadelede hiç olmazsa geçmişlerini bir bavula sığdırmaya zorlanarak kopartılmışlardı yurtlarından insanlar.
Kahramanmaraş depremleri sebebiyle yüz binlerce insan; çocuğunu, anasını, babasını, eşini, dostunu doğru dürüst veda edemeden, toprağa bırakarak; neredeyse başı kabak, yalın ayak, çaresiz, umutsuz, yalnız, kimsesiz terk ettiler doğdukları kentleri, köyleri…
Sergiyi gezdikçe duygular da yüreğimde yer değiştirerek geziyordu adeta.
Yazmadım sanırım;
sergi binanın dışında başlıyor. Kaya parçalarının arasına sıkıştırılmış valizler karşılıyor sizi;
iki kültür arasında sıkışmışlığı anlatıyor diye düşünmüştüm. Merak edip, yeğenime, “Sence neyi anlatmak istiyor bu taşlar ve valizler?” diye sordum. “İki şeyin arasında olmayı anlatıyor.” dedi. Üstelik sergi boyunca yorumlarıyla şaşırtmaya devam etmişti.
Bir türlü tamamlanmayan yazıyı bitirirken;
bu topraklarda yaşayanlar olarak büyüklerimizden, komşularımızdan; çekilen acıları, doğdukları yerlere dinmeyen özlemlerini dinlemişizdir çoğumuz.
Sergi;
geçmişten günümüze; savaşları, sürgünleri, göçleri, ihanetleri, aşkları, ödenen bedelleri, toplumların çektikleri acıları, toplumsal hafızasızlığı, beraberinde yol açtığı iki yüzlülüğü, dinleri ve yaşamlara etkilerini anlatıyor, hüzün de sergi boyunca yanı başınızda size eşlik ediyor…
Hamiş:
Süresi uzatılmışken; gidin, görün sergiyi, duygularınızı da yoruma yazın lütfen.
Not: İlk ziyarette eşlikçim, Deniz Demir’e teşekkürü borç bilirim.














