Bana göre yazarın görünmez parmak izleri var. Bu el görünmez olduğundan
Edebiyatta, çoğu zaman yanlış bir soruyla başlıyoruz:
Bu yaşanılmış bir olay mı?
Oysa asıl soru şu olmalıdır:
Bu inanılır bir hikâye mı?
Gerçeklik ile kurmaca arasındaki ilişki, edebiyatın en eski ama en yanlış anlaşılan gerilimlerinden biri de budur. Okur, metnin arkasında duran yazarı merak eder; yazarsa çoğu zaman bu merakı bilinçli olarak yazdıklarında kamufle eder ve oradan beslenir.
Ya da tam tersi ondan kaçar. Gerçek dünyasında kendini yaşamayı tercih eder.
Çünkü edebiyatta gerçeklik, biyografik doğrulukla değil, kurulan dünyanın iç tutarlılığıyla ölçülen bir şeydir.
Şiirde bu ilişki daha geçirgendir. Şiir, çoğu zaman yaşanmış bir anın kaydı değil; yaşanamamış bir duygunun yoğunlaştırılmış hâlidir.
Bir dize, bir suskunluk ya da bir kırılmadan “doğan” bir duygu selidir.
Şiirde mizansen çok zaman görünmezdir ama vardır. Şiirde her kelime yerleştirilmiştir.
Şiirin samimiyeti, kendiliğinden oluşundan değildir; doğru noktada durmasından gelir.
Hikâye ise başka bir düzlemde işler. Hikâyede yazar geri çekilir; konuşan artık “O” değildir, karakterlerdir. Ancak bu geri çekiliş bir kaybolma da değildir. Aksine, yazarın görünmez eli her satır her ayrıntıda hissedilir.
Kim nerede durur, ne zaman susar, hangi ayrıntı özellikle öne çıkarılır bütün bunlar bilinçli tercihleridir.
Bir boyutu ile hikâye, açık bir sahnedir ve o sahnenin ışığı dekoru yazara aittir.
Bu noktada gerçeklik, kişisel olmaktan çıkar ve estetik bir karara dönüşür.
Yaşanmış olan, bire bir aktarılmaz; dönüştürülür. Çünkü edebiyatta gerçeği kopyalayamazsınız.
Onu ancak oynatabilirsin. Karakterler yaşadıklarımızdan izlerde taşır, ama o biz değildir. Mekânlar tanıdıktır, ama bire bir gerçek değildir.
Hakikat, burada temsilin içinde yeniden kurulur.
Okur çoğu zaman şu ihtimaller arasında bırakılır:
Belki yaşandı.
Belki sadece düşünüldü.
Belki de başkasından duyuldu, hissiyatı hep ön planda tutulur.
Ama bu belirsizlik bir eksiklikte değildir, metnin asli gücünü oluşturan etkenlerdir.
Çünkü okurun bilmesi gereken şey “ne oldu?” değil, “ne hissedildi?” üzerine kuruludur. Yazar içinde sorunun cevabı budur.
Edebiyatta inandırıcılık, olayın doğruluğundan değil; duygunun sürekliliğinden gelir.
Yazar için yazarken bazen kurmaca çöker. Karakter yapaylaşır, diyaloglar donuklaşır, cümleler parmaklarımın arasında rol yapmaya başlar.
İşte o an, metnin içindeki gerçeklik ile kurmaca açığa çıkar.
Çünkü kurmaca ne kadar ustaca kurulursa kurulsun, içinde samimiyet yoksa uzun süre ayakta kalamaz.
Burada ki samimiyet “itiraf” anlamına da gelmez; metnin kendi yasalarına sadık kalmasıdır.
Bu yüzden yazarlık, tamamen yaşadığını yazmak değildir; bütünüyle uydurmak hiç değildir.
Yazarlık, gerçekliği gizleyerek aktarma sanatıdır.
Diğer adı
Karakterleri, ile kurduğu sahnenin tanığı hâline gelmektir.
Belki de edebiyat tam olarak da budur:
Yani
Gerçeği söylemeden, onu hissettirme sanatı…














