Aslında giderken azalıyoruz
(Ama merak etmeyin, halının altında hâlâ biraz biz varız)
İnsan bir yerden giderken gerçekten gidiyor mu?
Yoksa klasik bir Türk vedası gibi mi: “Kalkıyorum” deyip yarım saat daha oturmak mı, sonra kapıda bir yarım saat daha… En son bahçe kapısının eşiğinde hayatı sorgulayıp çıkmak mı?
Ben bu “gitme” meselesinden çok emin değilim.
Çünkü biz giderken öyle sanıldığı gibi tertemiz, iz bırakmadan, sanki hiç yaşamamışız gibi çekip gitmiyoruz. Hatta tam tersine… Biz farkında olmadan etrafa saçılıyoruz. Öyle zarif, öyle romantik bir saçılma da değil üstelik. Bildiğin iz bırakıp büyük yaralar alaraktan.
Mesela birinden ayrılıyorsun. İçinden diyorsun ki:
“Hiçbir şey kalmadı benden geriye.”
Yok artık diyeceğim kızacaksınız biliyorum. Ben gene de diyeceğimi diyeyim.
Senin o “hiçbir şey bırakmadım” dediğin yerde hâlâ senin sabah kahveni nasıl içtiğin, hangi kelimeyi yanlış telaffuz ettiğin, sinirlenince sustuğun o anlar duruyor. Belki bir cümle, belki bir bakış… Hatta bazen sadece bir “selam” birçok şeyi içinde barındırıyor.
Evet, yanlış duymadınız: İnsan bazen bir selam kadar kalıcı olabiliyor.
En güzel yalanımız:
“Aramızda hiçbir şey olmadı.”
Olmadı tabii… Sadece biri artık senin gibi gülüyor, biri senin gibi susuyor, biri de sebepsiz yere senin sevdiğin şarkıyı açıyor. Ama olsun, hiçbir şey olmadı.
Bir de taşınma meselesi var.
İnsan evi boşaltırken bir temizlik hırsı gelir ya… Sanki FBI baskın yapacakmış. Yerler silinir, dolaplar boşaltılır, camlar parlatılır. O an sanırsın ki evi değil, geçmişi siliyoruz.
Ama gerçek:
Sen evi değil, sadece kendi kirini temizliyorsun.
Çünkü o evde bir zamanlar kurduğun hayaller, ettiğin kavgalar, gece yarısı mutfağa gizlice gidip yediğin şeyler… onlar hâlâ orada. Dört duvar dediğin şey sandığımız kadar nötr değil. Hafızası var onun. Biz kabul etsek de etmesek de.
Yani kısacası:
Sen evden kurtuluyor olabilirsin … Ama ev senden o kadar kolay kurtulamıyor.
İşin en ironik tarafı da şu:
Biz hep “gitmek” üzerinden düşünüyoruz ama asıl olay “kalmakmış”.
Çünkü insan giderken aslında eksilmiyor… bölünüyor.
Birazını bir insanda bırakıyor, birazını bir sokakta, birazını bir şehirde…
En tehlikelisi de şu: İnsan bazen kendisinin en büyük parçasını hiç beklemediği bir yerde unutuyor.
Sonra da bana neler oldu deyip duruyor?
Çünkü her dokunduğumuz yerde biraz kalıyoruz.
Evet, kabul edelim.
Biz her vedada biraz azalıyoruz. Her durakta biraz daha çözülüyoruz.
Her “kendine iyi bak” cümlesinde içimizden küçük bir parça daha kopuyor.
Ama işte tam da burada mesele değişiyor.
Çünkü biz azaldıkça yok olmuyoruz.
Dağılıyoruz.
Sırf bu yüzden insan kendini eksik hissediyor.
Belki de eksiklik değil… çok yere dokunmamızdan.
O yüzden bir dahaki sefere bir yerden giderken kendinize şu soruyu sorun:
“Gerçekten gidiyor muyum… yoksa burada kalacak başka bir versiyonumu mu bırakıyorum?”
Cevabı bulursanız haber verin.
Ben hâlâ birkaç eski evin duvarında, iki üç insanın alışkanlıklarında ve bir yerlerde yarım kalmış cümlelerin içinde yaşıyorum da.














