Haziranın ortalarıydı Dikili’ye yola çıktığımız tarih.
Menemen’i geçmiş; Şakran, Foça, Aliağa, Çandarlı yolundan Dikili’ye varmıştık. Gidenler bilir, özellikle Çandarlı-Dikili arası zeytinlikler yolun iki yanında gri-yeşil renkleriyle ovanın süsü gibidir.
Tarlanın biri biter diğeri başlar.
Dağ taş zeytine kesmiştir âdeta.
Bu da yöre insanının zeytinle olan bağını gösteriyor, sanırım.
Bu yörenin bir adı da -bilindiği gibi- Bakırçay Havzası’dır.
Peki, neresi Bakırçay Havzası?
İşte, size kısa bir not:
Tarihte hep yaşandığı gibi, bu coğrafya da adını Bakırçay Nehri’ne borçlu.
Bakırçay Nehri; Balıkesir’in Ömer Dağı’ndan doğup Kırkağaç ilçesinden geçtikten sonra Madra ve Yunt Dağları arasından Bergama-Çandarlı körfezinden denize dökülüyor.
Yani Bakırçay Havzası; Soma, Bergama, Dikili, Çandarlı bölgesini içine alan bereketli toprakların adıdır.
Fakat ben bu yörelere Aliağa’yı da katıyorum.
Bu coğrafyanın dışında kalması için geçerli bir neden var mı?
Sanmıyorum.
Niye Aliağa’yı da katıyorum Bakırçay Havzası içine?
Birincisi, aynı coğrafyanın parçası olmasından dolayı.
İkincisi de bu bölgedeki belediye başkanlarının kentleri için yaptıklarının birbirlerine benzer olmasıdır.
Öyle ki 1980 darbesinden sonra Bakırçay Havzası’nda yer alan belediyelerde görev alan başkanlar (Dikili’de Osman Özgüven, Bergama’da Sefa Taşkın, Aliağa’da Hakkı Ülkü) aynı zamanda birer demokrasi kahramanıydılar.
Haksızlık etmeyelim; Gültepe ve Urla da bunlara eklenebilir.
Fatsa, İstanbul ve Ankara apayrı deneyler tabii ki!
Dikili’de “Barış”, Aliağa’da “Emek”, Bergama’da “Kermes” şenlikleri olurken ben darbenin travmasını daha yeni üzerimden atmış, polisçe aranma taranma işlemini kapatmış, Konak Belediyesi’nde yeni işe başlamış, acemi bir belediyeciydim.
Bu şenlikleri herkes gibi ben de demokrasiye giden bir yol olarak görüyordum elbette.
Üstelik bu başkanlar halka yakın, nerdeyse katılımı baş tacı eden anlayışa da sahiptiler.
Hepsinde yer alan “Kent Parlamentosu” adı altında katılımı somutlaştıran uygulamalar buna kanıttı.
Ek olarak Bergama, vakti zamanında Almanların kaçırmış olduğu Bergama Tapınağı’nın geri alınması konusunda mücadele ediyor, Aliağa ise çevre mücadelesinde başı çekiyordu.
Ta Karşıyaka’dan insanlar zincir oluşturuyor, doğayı kirleteceği belli olan termik santral kurulması işine karşı çıkıyorlardı.
Bütün bu çalışmalarda dönemin belediye başkanları en ön saftaydı.
Ve bu dostlardan biri de Hakkı Ülkü’ydü.
Aradan yıllar geçti. Ülkü, dört dönemden sonra milletvekili oldu. Sonunda hepimiz gibi, hayatın yönetici olunmayan yurttaş bölümüne geçti.
İşte, bu aşamada ondan istenen; anılarını, çeşitli konulardaki görüşlerini içeren kitaplar yazmasıydı. O da bu isteği yerine getirdi, beklenen kitabı yazdı.
Dikili’ye gitmeden bir gün önceydi. Geçmişte belediye başkanlığını ilgiyle izlediğim Hakkı Ülkü’nün “Hakkı’yla Geçen Yıllar” adıyla çıkan kitabının imzası için Yakın Kitabevi’ne gittim.
Ülkü’nün yanında Osman Özgüven, ünlü Mülkiyeli hocalardan Ruşen Keleş gibi isimlerle çoğunu tanımadığım, orta yaşı geçkin, İzmir’in sıcağına inat kravatlarından vazgeçmeyen belli ki ömrünü yöneticiliğe ya da hocalığa vermiş inanlar vardı.
‘Ne güzel!’ dedim. ‘Vefa bu olsa gerek…’
Kitabını ben de imzalattım.
Merakım, vakti zamanında çok beğendiğim bir başkanı neler yazmış olduğuydu.
Malum, V. Benjamin, “…Biz geleceğin içine geri geri giderek dalarız.” demiş ya… Çoğunuz gibi ben de geleceği geçmişin içinde arayanlardanım.
Hakkı Ülkü’nün Aliağa için yaptıkları kitapta yer almış. Başkan o yapılanların öykülerine yer vermiş. Kültür merkezi, spor alanları, yollar, parklar, hepsinden önemlisi kent için imar planı gibi onlarca çalışmanın öyküsünü anlatmış.
Sonra Emek Şenliklerinin nerdeyse bütün dökümünü çıkarmış; konular, katılan konuklar, etkinlikler… Tarihe not düşülmüş bir nevi.
Tabii bu kitap, hemen belirtelim, bir dönem Yenigün gazetesinde de yer alan yazılardan oluşuyor. Bazılarını daha önce okumuştum.
Hakkı Ülkü’nün bir de milletvekilliği dönemi var.
O dönem için çok fazla bilgi yok ama bir girişimini önemsediğimi belirtmeliyim.
O da bir Akdeniz Araştırmaları Enstitüsü kurulması.
Akdeniz’de kıyısı olan pek çok ülke bu kurumu oluşturuyor, bizde ise konuya ilişkin karar parlamentodan çıkmıyor ne yazık ki.
Yazıyı bitirirken girişi zeytinliklerle yaptığımı fark ettim.
Peki, kitapta zeytin üretimine, yetiştirilmesine dönük yazı?
Ne yazık ki yok!
Belki de yörede Tüpraş gibi bir sanayi devinin olması buna engel!
En iyisi siz kitabı okuyun!

1 Hakkı’yla Geçen Yıllar, Hakkı Ülkü, yazılar, Yakın Yayınları, 2025, 368s., İzmir.
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/25281109/salim-cetin/hakkiyla-gecen-yillar














