sozbizde.com
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
sozbizde.com
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
Ana sayfa YAZARLAR

İSTANKÖYLÜ  KIZ ZÜHRE

Ali Dizdar Ekleyen Ali Dizdar
Kasım 1, 2024
in YAZARLAR
0
İSTANKÖYLÜ  KIZ ZÜHRE
0
Paylaş
0
Gösterim
Share on FacebookShare on Twitter

Yazan :

Zühre HELEBİ AVCI 

İlk düzenleyen:

Gökçe METİN & Melek Avcı Metin

Son Derleyen ve Düzenleyen :

Ali DİZDAR

ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM

***

Uçaklar gittikten Ağabeyim de evimize salimen geldikten sonra ekmek pişirme işine geri döndük. İlk pişirme sırası bizde olduğundan fırını ilk biz yakacağız ancak annem ya gene gelirler, fırının dumanını görüp üzerimize bomba atarlarsa diye fırını yakmaya korkuyordu. Ağabeyim devreye girip anneme cesaret verdi de annem sakinleyip gidip fırını yaktı. Bu seferde fazla beklediğinden hamur çok şişmiş, tüm çarşaflara yapışmıştı. Alelacele, kara zorla ekmek olacak hamurlar hazırlandı. Koydular fırına ekmekler pişiyor ama kulağımız hep uçak sesinde tetikte bekliyorduk. Çok şükür gelen olmadı da kazasız belasız ekmeklerimizi pişirebilmiştik. Ninem telaşlanmıştı evine gitmeye acele ediyordu. Çünkü dedem evde yalnızdı. Annem ninemin ekmeklerini küfeye koyup eşeğe sardı, ninemi de semerine bindirdi. Ninem beni de götürmek istemişti amma annem “Zühre bugün kalsın bana yardım etsin, yarın göndereyim” dedi ve ninemi uğurladık.

Komşu kuyusundan su taşıyıp hamur teknelerini yıkadım. Evi topladım. Annem “kızım hiç domatımız kalmamış, yarın da yoksun, koşmaca git de bir-iki kilo toplayıver” diye beni dayımın tarlasına gönderdi. Ben hemen takunyalarımı giydim sepeti alıp yola koyuldum. Dayımın tarlası bize epeyce uzak. Aslında eşeğe binip gitmem gerekirdi ancak ağabeyim binmiş gitmişti. Yolumuz patika yoldu, tarla kenarlarından veya dere içlerinden geçen eşek yolu. Dayımlara giderken yanından geçtiğim epeyce büyük her tarafı üzüm bağı olan bir tarla vardı. Tarla kenarında bizim saz damı gibi ancak tahtayla biraz daha geniş yapılmış evleri olan çocuklu bir Rum ailesi yaşıyordu. Bazen onların çocukları ile de oynardım. Onlar da bizim gibi kışın şehre, yazın bağ evlerine gelirlerdi.

Onların evini geçtim gidiyorum, beş altı ağaçlık küçük bir incir tarlasına geldim. İncir ağacının altında kamıştan yapılmış bir kulübe vardı. Yaşlı Şerife Nine yemişleri çalmasınlar diye akşama kadar incir ağaçlarına bekçilik yapıyordu. Şerife Nine ’ye merhaba dedim hatırını sordum. “Nereye gidiyorsun kızım?” dedi. “Domat toplamaya” dedim. “Sen kırmızı ışık atıldı görmedin mi” der demez bir uçak gürültüsü sardı ortalığı ne olduğumu şaşırdım. Takunyalarımı elime alıp gersin geriye Rum komşumuzun evine doğru koşmaya başladım. Etrafta sığınacağım tek ev orasıydı. Ben eve varasıya tepemden kaç uçak geçti bilmiyorum. Hemen Rum amcaların evine daldım. Rum amca elinde bir sopa kapının önünde bekliyor, çocuklarına “dışarı çıkmak yok” diye söyleniyordu. Tahta barakada kerevet yapmışlar. Ben telaşımdan ve korkumdan üste çıkacağıma kerevetin altına daldım. Altında kazanlar, leğenler varmış, benim gözüme hiçbir şey görünmüyordu, tangır tungur yüzükoyun yattım kazanlar arasına. Bomba sesleri sanki kulaklarımı patlatacak gibiydi. Az sonra ses kesildi. Rum amca “çık kızım oradan o kadar korkma sonra hasta olursun, bak işte gittiler, ağlama hadi evinize git, sakın evden ayrılma” dedi.

Ben domat toplamayı bıraktım, koşmaca eve döndüm. Annem beni görünce sevindi, duymadığından uçakları kardeşim anlatmış o da telaşlanmıştı. Daha sonra ağabeyim de geldi. “Gene nereleri vurdular acaba” diye söyleniyordu. Bizi hiç terk etmeyen korku ve endişe yine bizi sarıp sarmalamıştı.

O geceyi sakin geçirmiştik. Sabah gün ağarırken bir de ne görelim? Yolumuzdan bize doğru kalabalık bir insan topluluğu hayvanları ile birlikte geliyordu. Bombanın atıldığı bölgelerde oturan bütün çiftçi aileleri can korkusuna, konu komşu, çoluk çocuk toplanmışlar, atları, inekleri, eşekleri canlı hayvan neleri varsa yanlarına alarak evlerini tarlalarını terk edip bizim oraya sığınmaya geliyorlardı. Bizim Andızlı’daki yazlık tarlada, hepi topu bir saz damımız vardı. Kimi nerede misafir edeceğiz şaşırdık kaldık. Geri çevirecek de değildik elbet. Orada oturan tüm komşular gelenleri paylaştık. Evlere sığmamız mümkün olmadığından erkekler bizim büyük incir ağacının altında yatacaklardı. Kadınları çocukları evlere paylaştırdık. Bizim ev küçük ama yine de dört beş kişiyi misafir etmiştik. Tarlamız ineklerle ve diğer hayvanlarla doldu taştı.

Benim Rum amcaların evine daldığımda tepemden geçen uçaklar gene uçak pisti ve çevresini bombalamışlardı. İnsanlar da aynı yere iki kez saldırı olduğu için bir daha gelirlerse bu sefer tepemize atarlar diye bizim bomba atılmayan tarafa kaçmışlardı. Bereket ikinci kez bombalanan havaalanında ve çevresindeki tarlalarda bomba mermisi ile ölen ya da yaralanan olmamıştı. Birkaç hayvan telef olmuş hepsi o kadar diyorlardı.

Bizimle elli metre bile arası olmayan, Salih ağabeylerin evleri de şehirden kaçan akrabaları ile doluydu. Onların evlerinde iki odaları vardı. Bir oda mutfak işini görüyordu. İki kız kardeş Hüsniye ve Saadet ablamlar ve Bey amca diye çağırdığımız Salih ağabeyin babası yaşlı dede ile beraber mutfakta yatıyorlardı. Diğer odada da Salih ağabey, eşi, bir kızları ve bir de henüz küçük bebekleri ile yatıyorlardı.

Kule dediğimiz taş binanın bize bakan tarafında mutfak olarak kullandıkları geniş tek oda içinde odun ocağı ve üç penceresi vardı. Pencerenin biri bizim eve bakıyor, biri önlerinden geçen patika yola, birisi de arka taraftaki büyük üzüm bağına bakıyordu.

Bizim sazdan eve bir ateş düşse, anında kül olurdu ama sığışıp oturuyorduk. Başka da bir çaremiz yoktu zaten. Bizim o tarafa olan insan akını devam ediyordu. Bomba ile dövülen yerlerde evleri olan herkes kapısına kilit vurup bizim tarafa akın ediyordu. Artık tanıdık tanımadık herkes bizim taraftaydı. Annem, “bu yıl bayramı hep bir arada kutlayacağız” diyordu. Artık nasıl bayram olacaksa bilemiyordum.

İngiliz askerleri gölgesi büyük ve ulu ağaçların altındalar ama bir tane bile İtalyan askeri göremiyoruz. Onların giysilerinden tanıyorduk. İtalyanların elbiseleri, asker şapkaları, miğferleri de yeşildi. İngilizlerin kıyafetleri kreme kaçıyordu. Miğferleri de kül rengi idi.

Şehirde oturan Mehmet dayımlar her nedense evlerini terk edip gelmediler. Yalnız, ara sıra gelip benimle alay edip sinirimi bozan kızları Hafize ile Fatma’yı ninemin oraları daha emniyetli diye Akdam’a ninemin yanına yollamışlardı. Meramızdaki uçak pistinin ninemlere çok yakın olduğunu, bombanın önce havaalanına atıldığını da bildikleri halde gene de çocuklarını göndermişlerdi akılları tutulmuş olmalıydı.

Ekmekleri yaptığımızın ertesi günüydü ben ninemlere gidecektim daha annemdeydim, öğleni biraz geçmişti, birkaç uçak sesi geldi ki yüz uçak geliyor sandık. Ardından bomba sesleri geldi ve uçaklar gitti. Herhalde gene merayı bombaladılar diye düşünmüştük. Bizim tarafa kaçan aileler “iyi ki geldik, canımızı kurtardık” diye sevinmişlerdi. Uçaklar yine gelir diye korkumdan bir türlü nineme gidesim gelmiyordu. Uçaklar gittikten epey bir süre sonra dayımın kızları iki kardeş Hafize ile Fatma bağırarak ağlayarak koşmaca bize geldiler. Koşmaktan kan ter içinde kalmışlardı. Ağlamaktan ve koşmaktan konuşacak halleri kalmamış nefes nefese idiler. Bir fırsatını bulup ninem öldü, dedem öldü diye haykırdılar. Yine anam karalar bağladı “Nasıl öldüler anlatsanıza kızım” dese de onların ağlamaktan konuşmaya halleri yoktu. Ağabeyim ne olduğunu duymayı beklemeden eşeğe binip ninemlere gitti.

Ağabeyim Ömer dayımı da bulup birlikte dedemlere gitmişler. Ninemin bir şeysi olmadığını görmüşler ancak Dedem kötüymüş, sağ koluna bombadan kopan parça isabet etmiş, kolu kırılmış. Hemen dedemin kolunu sıkı sıkı bağlayıp kanı durdurmuşlar. Ardından dayım dedemi eşeğe bindirip hastaneye götürmüş. Ağabeyim de ninemi alıp bize getirmişti.

Biz kızlardan laf almaya çalışırken ninemi görünce rahatlamıştık. Ölüm olmadığından annem de sakinledi. Ninemde yaralanma yoktu ama kulakları duymuyordu, hiç de konuşmuyordu. Elini yüzünü yıkadık. Biz ninemle ilgilenirken dayımın kızlarını unutmuştuk. Neyse annem onları da sakinleştirip karınlarını doyurdu. Epeyce sonra ninem iyice kendine gelince olanları ve nasıl bu hale geldiklerini anlattı.

Uçakların meramızın oradaki uçak pistine saldırıya geçtiği sırada ninemlerin sınır komşusu oradaki İtalyan askerlerinin yarısı deniz kenarındaki kulübelerindeymişler. Muhtemelen onlar da bizim gibi şehirden atılan kırmızı işaret fişeğini görmemişler. Askerler uçakları fark edip saldırıya geçtiğini görünce deniz kenarındaki kulübeleri de bombalanır diye hepsi birden ninemin tarlasının kenarındaki su hendeklerine koşmaya başlamışlar.

Bu arada ninem torunları ile birlikte bahçede imiş. Uçak sesini duyduğunda askerlerin koşuştuğunu görünce, bomba atılacağını anlamış. Bahçe kenarında otlayan ve ipinden kazığa bağlı kurbanlık kuzusu bombalardan etkilenmesin, kaçsın diye koşup bağlı olduğu kazığı sökmüş ancak uçaklar da yetişmişmiş, geri dönmeye vakit bulamayınca askerlerin daldığı hendeklerden birine o da dalmış.

Uçaklar Ali amcanın tarlasından itibaren ninemlere doğru bombaları sıralamaya başlamışlar. Ninemin yanında oynayan iki çocuk Hafize ve Fatma da ninemin peşinden koşmaktalarmış ama ninelerinin girdiği hendeğe girmemişler, tarlanın karşı kenarındaki mersin dallarının arasına saklanmışlar. Birbirlerine sarılıp uçaklar gidesiye kadar orada beklemişler. Dedem de uçakları duyup ne oluyor diye bakmak için yatağından kalkıp evin önüne çıktığı sırada atılan bir bombadan fırlayan mermi parçası dedemin kolunu parçalamış. Ninemin ve askerlerin girdiği hendeğin yanın düşen bombadan fışkıran toprak hem askerlerin hem de ninemin üzerine yığılmış. Uçaklar gittikten sonra Ninem üzerindeki toprakları ite ite kendini kurtarmış ancak askerlerin hendeğinde toprağın altında kalan askerlerden bir askeri ölü diğerlerinin kimisini ağır kimini hafif yaralı olarak çıkarmışlar.  Çocuklar ninemi öyle toprağın altında ve ölen askeri de görünce eve doğru koşmuşlar ve dedemi de kanlar içinde görünce. İyice moralleri bozulup haber vermeye bizim oraya doğru koşmaya başlamışlardı. Ninem hendekten çıkıp eve koşmuş çocukları aramış bulamayınca, “eyvah çocuklar öldü” diye dövünürken dedemi de öyle görünce delirecek gibi olmuştu. Ağabeyim yetişip çocukların sağ olduğunu söyleyince ve bize geldiğinde çocukları görünce ninem biraz rahatlamıştı. Dedemden ötürü çok kötüydü zor kendine getirebilmiştik.

Gördükleri onca kötü manzaradan sonra çocukları susturmak pek kolay olmuyordu. Ne kadar susturmaya uğraşsak da durup durup sürekli ağlıyorlardı. Ertesi gün dayım hem nineme hem de çocuklarına bakmaya geldiğinde, çocuklar babalarını görünce daha beter ağlamaya başladılar. Dayım onları severken öperken susturup alıp gitti de biraz sakinledik.

Bizim evde değil yatacak oturacak yer bile bulmak zordu. Yaşlı ninemin, oturacak hali yoktu. Benim yattığım divana yatırdık. Kulaklarında uğultu varmış, bazı söylediklerimiz anlamıyordu. Bizim tarafa hala gelenler vardı. Gelenlerin arasında Rumların da olduğu bu insanlar ömür boyu şehir hayatı yaşamışlardı. Kimi bakkal, kimi ayakkabıcı, kimi berber, kaçıp sığınacakları güvenli yerleri olmadığından kaçıp bizim oraya sığınmışlardı. Kim evine kabul ederse orada kalıyorlardı. Bizim orada çiftçilik yapan Rumlar da vardı, onların evleri de doluydu. Biz de komşuluk hatırına üzerimize düşeni yapıyorduk. Artık zengin fakir kalmamıştı. Hep birlikte ne buluyorsak onu pişirip yiyorduk. Beraber korkup, beraber seviniyorduk.

Herkes bizim oraya güvenli diye doluşmuşlardı ancak bizim burası da tehlikeli olmaya başlamıştı. Üzerimizden geçen uçaklara bizim oradaki İngiliz askerleri mitralyözlerle ateş açmışlardı. Yerlerini öğrenmişlerdir illaki dönüp buraları da bombalarlar diye korkumuz geçmiyordu.

Bayrama giriyorduk ertesi gün arifeydi. Her bayram arifesi akşamı annem benim ellerime, kardeşimin de serçe parmağına kına yakardı ve şimdiye kadar hiç sekmemişti. Ama şimdi can derdindeydik kına neyimize bu bayram da olmayıversin dedim içimden. Zaten bayramın da cılkı çıkmıştı. Onca kalabalıkla bizim oralar zaten bayram yerine dönmüştü. Bu bayram kara bir bayram olacağa benziyordu. Bayram için diktirdiğim ve giymek için gün saydığım kadife elbiseme takıldı gözüm. Gidip üzerinden örtüyü aldım, çok güzeldi, epeyce seyredip hayaller kurduktan sonra yine üzerini örttüm. “Acaba giyebilecek miyim?” diye de bir şüphe geçmişti içimden.

Akşam iyi kötü hepimiz bir şeyler yedik. Ninemi divana yatırdık. Biz de çocuklar ve anneler tahta kerevete yan yana dizildik. Annemin bir tarafına ben, bir tarafına kardeşim yattı. Annem okudu üfledi, hepimiz “amin” dedik. Başucumda asılı duran elbiseme bir kez daha baktım. Belki yarın giyerim diye ümidimi diri tutuyordum. Annem hepimizin üzerine ince bir şeyler örttü. Eylül ayındaydık, sabaha karşı hava biraz serin oluyordu. Bizim ev saz damı olduğu için geceleri taş binalardan daha serin olurdu. Tüm erkekler de bizim bahçedeki kocaman incir ağacının altındalar yatıyorlardı.

Tam uykuya daldığımız sırada yine uçak sesleriyle uyanıp yatakta dikildik. Çok uçak var gibiydi kaç taneydi kim bilir. Uçaklar üstümüzden geçiyorlar ağaçların altına çadır kuran İngilizler de uçaklara ateş ediyorlardı. Sanki gecenin karanlığında uçakları vurabileceklerdi. Bu İngiliz askerlerinin uçaklara boş yere ateş açmaları yüzünden en sonunda savaşı bizim tarafa da getirmişlerdi. Ben yine yatağın içinde titriyordum.

O anda bizim evin arkasındaki tarlaya bir bomba düştü ki yer gök sarsıldı. Neye uğradığımızı bilemedik. Gürültüyü annem bile duydu. Bombanın düştüğü tarladan kopan koca bir toprak parçası, bizim saz damına, ninemin başını koyup yattığı yerin üstüne düştü. Ninem çığlık atarak doğruldu. Annem de yorgandan başını çıkarmış, “kalkın yanıyoruz” diye bağırıyordu. Hepimiz örtülerin altından kafalarımızı çıkardık. Bir kara duman içindeydik, zaten gece karanlıktı bir de bu toz duman, birbirimizi göremiyorduk. Annem yanıyoruz kaçalım diyorsa da kimse yerinden kıpırdamıyordu. Ninem yattığı yerde ağlıyor, kimse umursamıyordu. Gece lambası yoktu, olsa da kim kalkıp yakacaktı ki ya da kim kimi görecekti bu toz duman içinde.

Bir zaman sonra duman yavaş yavaş dağılmaya başladı. Annem “ateş değilmiş dumanmış” dedi. Nineme baktık başını öbür tarafa çevirmiş yatmıştı. Hepimiz geri yattık korkuya mı alışmıştık yoksa korku hepimizin aklını mı almıştı bilemiyordum.

Şafak söktüğünde kalkıp dışarı çıktım. İncir ağacının altında yatan erkeklerden hiçbiri yoktu. Ağabeyim komşumuz Salih ağabeyin bize bakan penceresinden bana el edip “hepiniz buraya gelin çabuk” diye bağırıyordu. Ben de içeridekilere seslendim. Benim giyinmek bile aklıma gelmemişti, sırtımda annemin diktiği iç gömleği ile fırlayıp ağabeyimin yanına gittim. Arkamdan bizde yatanların hepsi geldiler. Uçaklar geldiğinde ağaç altında yatan erkekler Salih ağabeyin evine kaçmışlar. Bu nedenle bombadan etkilenmemişlerdi. Ağabeyim de onlarlaydı. Sabah biz de geldik ev tıka basa doldu. Ne yapalım hiç olmazsa taş bina. Bomba atılınca en azından kurşun işlemez diye teselli buluyorduk.

Bizim incir ağacının birçok dalını bomba parçaları doğramıştı. Bir de ninemin büyümüş danasının belinden bomba parçası etini koparmış geçmişti. Hayvan acı çekiyordu ancak bu hengamede danayı kim kesecek ki. Dayım gitti yarasına bir şeyler sürdü, hayvancık iki gün öylece kaldı.

Etraf sessizdi, kuş sesinden başka ses duyulmuyordu. Uçaklar gitti diye sevinmiştik. Annem eve gitti, benim her gün giydiğim elbisemle birlikte ekmek, peynir zeytin aldı geldi. İyi kötü ne varsa yedik. Hepimiz dizi dizi mutfakta oturuyorduk. Saymadım ama otuz beş kişi kadar vardık. Öbür oda da bir o kadar kişi vardı. Hepimiz korku içinde “acaba ne olacak?” diye bekliyorduk.

Uçaklar gitmişti ama her an geri gelebilirlerdi. Arada bir ağabeyim diğer karşı komşudan koşarak sigara alıp geliyordu. Kadınlar içmiyordu ama erkekler öfkelerini sigaradan çıkarıyorlardı. Devamlı su içiyorduk. Sırtımızdaki giysiler ter içindeydi. Su bitti mi yine ağabeyim koşuyordu. İçeride onun gibi birçok genç vardı ama kimse dışarı çıkmak istemiyordu. Ağabeyim koştu kuyudan bir teneke su doldurdu geldi. İçeri hava girsin diye patika yola bakan pencereyi açtık. Bir de baktık ki on kadar İngiliz askeri pencerenin önüne toplanmışlar. Hepsi kan ter içinde korkmuş görünüyorlardı. Ağabeyim Salih ağabeyden izin aldı, evin içinde kenarda yığılı olan karpuzlardan en büyüğünü kesti ve yemeleri için askerlerin önüne koydu. Askerler daha birer lokma almıştı ki acı bir düdük sesi geldi, keklik yavrusu gibi kaçıştılar. Küçük büyük hepimiz pencerenin önünde durmuş İngiliz askerlere bakıyorduk. Kaçıp ortadan kayboldular. Ağabeyim “bu işin şakası yok hepiniz duvar diplerine yerlere uzanın” diye seslendi. Çavuşundan emir almış askerler gibi hepimiz birden yere uzandık, ağabeyim de ortamıza arka üstü uzandı. Daha 10 dakika geçmemişti ki bir kurşun biraz önce baktığımız pencereden girdi, karşı pencereden vızıldayarak çıktı gitti. Ağabeyim “Gördünüz mü dedi ayakta olsaydık birimiz değil belki ikimiz birden giderdik” dedi.

Merminin odamızdan geçtiğinden beri kimse yattığı yerden kalkmıyordu. Biz yerde yatarken yine uçak sesleri gelmeye başladı. Duvar kenarını siper alıp pencereden saymışlar, 13 taneymiş, hepsi siyahmış. Uçakların biri gidiyor biri geliyordu. Nerede tüfek patlıyorsa oraya bomba atıyorlardı. 13 uçağın gürültüsü çekilir gibi değildi. Saklandığımız binanın üstüne de atacaklar bombayı diye kan ter içindeyiz hele biz çocuklar artık bağıra bağıra ağlıyorduk. Ben baştan beri kulaklarımı parmağımla tıkıyorum ki bomba atıldığında öldüğümü duymayayım. 13 uçak tepemizde canavar gibi dolaşıyor sesleri dayanılacak gibi değil. Annem de “kızım kulaklarını tıkama artık, yeter” diye bana bağırıp duruyordu. Bir aralık uçaklar gitti ve ortalık sessizleşti. Akşama da az kalmıştı. Annem nerede oturuyorsak orada elimize azıcık ekmek peynir verdi yedik ki açlık hissimizi bastırıyorduk. Tenekede su bitmişti. Yine ağabeyim davrandı. Annem göndermek istemedi. Biraz da başkası gitsin diyordu ama hiç kimseden ses çıkmıyordu. Annem görmeden ağabeyim yine tenekeyi kaptığı gibi gitti. Kuyudan suyu doldurup gelmişti ancak soluk soluğaydı. “Almanlar geliyor karşıdan, siyah miğferleri var gördüm” dedi ve kapıyı kapattı.

Nutkumuz tutuldu. Kimsede çıt yok ağlamalar bile kesildi. Hepimiz korkudan susmuş ne olacak diye şaşkın şaşkın birbirimize bakıyorduk.

ONDÖRDÜNCÜ BÖLÜM SONU…….

Post Views: 186
Önceki yazı

ÖYLE DEĞİL Mİ ÇOCUK?

Sonraki Gönderi

GELENEKSEL HAFTA SONU MANİLERİ

Ali Dizdar

Ali Dizdar

Sonraki Gönderi
GELENEKSEL HAFTA SONU MANİLERİ

GELENEKSEL HAFTA SONU MANİLERİ

  • Çok okunanlar
  • Yorumlar
  • Son Haberler
Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Ekim 12, 2025
BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

Mart 9, 2025
Ceviz Ağacının Hafızası

Ceviz Ağacının Hafızası

Ağustos 27, 2025
Bir çakma kilise iki yoldaş…

Bir çakma kilise iki yoldaş…

Ağustos 25, 2022
Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

0
Nebati Margarinler Çağı

Nebati Margarinler Çağı

0
Pirus Generali

Pirus Generali

0
Bizden Karikatürler

Bizden Karikatürler

0
Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Güncel Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Kategorilere Gözat

  • BASINDAN
  • BİLİM TEKNOLOJİ
  • BİZDEN KARİKATÜRLER
  • ÇEVRE
  • ÇİZER
  • DÜNYA
  • EĞİTİM
  • EKONOMİ
  • GENEL
  • GEZİ
  • GÜNCEL
  • GÜNÜN SÖZÜ
  • Hafta Ortası Karikatürü
  • İMECE DER
  • KADIN
  • KİTAP TANITIM
  • KONUK YAZAR
  • KÖŞE YAZISI
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • MEDYA
  • MİZAH
  • MÜZİK
  • ÖYKÜ
  • ÖZEL HABER
  • ÖZEL RÖPORTAJ
  • POLİTİKA
  • SAĞLIK
  • ŞİİR
  • SOSYAL MEDYADAN
  • SÖZ BİZDE
  • SÖZ SİZDE
  • SPOR
  • STK
  • TURİZM
  • Uncategorized
  • YAZARLAR
  • YEREL YÖNETİMLER
  • YORUM

Son Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.

Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.