Yazan :
Zühre HELEBİ AVCI
İlk düzenleyen:
Gökçe METİN & Melek Avcı Metin
Son Derleyen ve Düzenleyen :
Ali DİZDAR
ONBEŞİNCİ BÖLÜM
***
Uçaklar gitmişti geri dönmemişlerdi ama şehir tarafından bomba sesleri geliyordu. Ağabeyim gördüğüne göre Alman askerleri de adaya yayılmış olmalılardı. İngiliz askerlerinin neden kaçtığı belli olmuştu. Bizler yattığımız yerden kalkamıyorduk. Birazdan gelecek askerler bizi öldürecekler miydi, bu bayram ölüm günümüz mü olacaktı diye kafalar allak bullak. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Karnımız da aç yine birer parça ekmek dağıtıldı. Ekmeklerimizi henüz bitirmiştik ki dışarıdan kapı vuruldu. Kapıyı açtılar. Kapının önünde elinde makineli tüfeği ile bir Alman askeri göründü, şöyle baktım boyu neredeyse çardağa değiyordu. Derken biri daha geldi o da aynı boyda. Onun elinde de makineli tüfek vardı. Dışarda durup dışarı çıkmamızı işaret ettiler. Hepimiz kurbanlık koyun gibi dışarıya çıktık. Öbür odadakileri de aynı şekilde çıkardılar. Çoluk çocuk, genç ihtiyar hepimiz bahçede iki Alman askerinin karşısına dizildik. Onlar bizim biz de onların yüzüne bakıyoruz ancak ne düşünüyorlardı bilemiyorduk. Onların ne düşündükleri değil ne yapacakları önemliydi. Bizi öldürecekler mi diye titremeye başladık. Zannederim o anın kalıntısı herkeste aynıdır, o anki korku uzun yıllarca akıllarımızdan silinmedi. Kimimiz yalınayak, kimimiz üstünde geceliği ile, kadınların başı açık, Hafize babasının elinde, Hayati halasının kucağında, Ninem doğru dürüst yürüyemiyor, harp gazisi dayımın desteğinde duruyordu. Ben kardeşimle annemin koluna yapışmıştık. Hepimiz neredeyse yarı çıplak bekleşiyorduk. Tamam sonumuz geldi, şimdi bizi bahçede makinalı tüfekle tarayacaklar diye düşünenlerimiz zannederim çoğunluktaydı. Çünkü herkes korkudan tir tir titriyordu. Benim titremem ilk bomba atıldığından beri zaten kalıcı olmuştu. Ancak bu sefer sadece ben değil herkes titriyordu.
Bir süre böyle bakıştıktan sonra askerler kendi aralarında bir şeyler konuştular ancak bizde Almanca bilen olmadığından anlamıyorduk. Sonra askerlerden biri bize dönüp işaretle üzüm bağının o tarafı gösterip BUM BUM NIKS dedi. Ne dediklerini anlamadık ancak önemi de yoktu. El işareti bize yetmişti. Sanki bize gidin diyorlardı azat edilmiştik. İşaret ettikleri o yöne hepimiz ağıldan boşalmış koyun sürüleri gibi yayıldık. O yönde üzüm bağı vardı. Kimimiz yalınayak kimimiz takunya ile bir koşuyoruz ki arkamızdan ateş etseler mermi bana değmesin diye birbirimizle yarışıyor öne geçmeye çalışıyorduk. Ne dediklerini tam anlamadığımızdan ve çok fazla da güvenemediğimizden acaba arkamızdan ateş ederler mi korkusuyla sanki mermiden hızlı koşuyorduk. Koşarken bir ara sağ tarafa evimize baktım. Kapımız ağzına kadar açık, kapı önünde elinde makinalı bir tüfekle bir asker bize bakıyordu. Ve içeride karşıda direğe asılı kadife elbisemi gördüm. Üzerinde örtüsüyle öylece duruyordu. Sözde onu bugün giyip, herkese çalım satacaktım. 14 yaşındayım ve o benim ilk çok sevdiğim ve giymeyi en çok istediğim bayramlık elbisemdi.
Hem koşuyorum hem ağlıyorum. Annem ağladığımı gördü. “Sus kızım” diyordu. Ben de anneme “hani bugün bayramdı daha elbisemi giyemedim” dedim. Annem de “yavrum bugün can bayramımız var, ölmezsek daha çok bayramlar görürüz, sen ona sıkılma ben sana daha ne kumaşlar alır diktiririm. Sen şimdi Allaha dua et bize canımızı bağışlasın” dedi. Annemin kulakları duymadığından çoğunu koştuğum sırada el hareketleriyle anlatıyordum.
Böyle canhıraş koşarken babamın gözü gibi bakıp büyüttüğü iki yaşındaki danasının yanından geçtik, kurşun yemiş ölmüştü. Az daha gittiğimizde bir Alman askeri kurşun yemiş, tüfeği elinde yatıyordu. Ortalıkta can pazarı yaşanıyordu. Bayram eğlencesi yerine hepimiz ölüm dansı yapıyorken bayram seyran sanırım benden başka kimsenin aklına gelmiyordu. Benim aklım bayramdan çok elbisemde kalmıştı çünkü bu kadar çok giymeyi istediğim ve arzuladığım başka bir elbisem olmamıştı.
Üzüm bağından geçtik, başka bir tarlaya girdik. Tarlanın ortalarında oldukça büyük bir ağaç vardı ve biz o ağacın gölgesine doğru koşuyorduk. Ağaca vardığımızda ağacın altına sığınmış 10 kadar insan bekleşiyorlardı. Bütün gün orada oturarak o korkuları orada yaşamışlar. Ninemlerin oradaki Mera tarafı bombalanıyor diye bizim tarafa kaçıp gelmişler ve daha beterine çatmışlardı ancak şansları yaver gitmiş, hiçbiri yara almadan kurtulmuşlardı.
Bir süre sonra Ninemin orada oturan komşusu Hüseyin amcanın oğulları “bizim tarafta artık tehlike yok” deyip ağacın altındakileri alıp götürdüler. Onlar gidince boşalan ağacın altını biz işgal ettik. Güneş batmak üzereydi. Ağacın altına yayılıp dinlenmeye geçtiğimizde eksik gedik var mı diye yoklama yapmaya başladık. Ağabeyim Bekir yoktu, Süleyman ağabey ve nişanlısı Nazike abla da yoktu. Herkes can derdinde kaçarken kimse kimseyi beklemiyordu ki. Annem oğluna ne oldu diye endişelenirken, Hatice teyze de kızına ve damadına endişelenmeye başladı. Annem hop oturup hop kalkıyor oğlunu aramaya gitmek istiyordu. “Geriye gidip bakmanın ve aramanın anlamı yok, birazdan çıkıp gelirler beklemekten başka çare yok” diye Annemi ve Hatice teyzeyi biraz sakinleştirdiler. Gözümüz yolda bekliyorduk.
Bizim incir ağacının altında yatanlar gece uçaklar gelince Salih ağabeylerin evine kaçarken Şeydali Mehmet (Seyit Ali Mehmet) amca şaşırıp başka tarafa kaçmış saklanmış. Bizi Almanlar azat ettiğinde kaçarken görünce o da yanımıza koşup geldi ve bize katılmıştı. Şeydali Mehmet amcanın eşi Hatice teyze de zaten bizim aramızdaydı. Şeydali Mehmet amcayı ilk gördüğümüzde tanıyamamıştık. Duvar diplerinde saklanırken etrafında yere saplanan kurşunların çıkardığı tozdan topraktan saçları, bıyığı, kirpikleri bembeyaz olmuştu. Ağacın altına yayıldığımızda eşi Hatice teyze açtı ağzını yumdu gözünü, “sende hiç akıl yok mu bre Mehmet Usta, neden arkadaşlarından ayrılırsın, bu patırtı kütürtü arasında gene iyi, sadece toz ve toprakla kurtulmuşsun. Yaralansaydın seni kim bulup hastaneye yetiştirirdi. Ben seni öldü zannettim. Bir daha dizimin dibinden ayrılmak yok. Ölürsek de beraber, kalırsak da beraber” diye söyleniyordu. Mehmet amca da “Zaten tövbe bir daha sizlerden ayrılmam. Akşama kadar kurşunlar etrafımda sekti durdu, şansım varmış” dedi. Hatice teyze saçındaki yemeniyi çıkardı, Mehmet amcanın saçlarının, yüzünün tozunu sildi. Su da yok ki yıkasın. Ağacın dibinden ayrılanlardan yarım teneke su kalmıştı, oda toz içinde kalmış dinlendire, dinlendire azar azar paylaşıp içmiştik. Almanlar bizi bu tarafa kovalarken, yanımıza bir şey almak gibi bir şansımız da lüksümüz de olmamıştı. Hepimiz sadece canımızı alıp tavuklar gibi kaçmıştık. Ben hariç arkasına dönüp bakan da olmamıştır herhalde.
Ağacın altında bekliyoruz ancak ne ağabeyim ne diğerleri hala gelmediler. Almanlar bunları alıkoydular mı acaba ya öldürürlerse diye annem ve Hatice teyze başladılar ağlamaya. Hepimiz heyecanla gelecekleri yola bakıyoruz ancak hiç kimsenin gidip bakmaya cesareti yoktu. Annem daha fazla dayanamayıp ayağa kalktı, ben gidiyorum, çocuğumu öldüreceklerse beni de öldürsünler dedi. Hiç durmadan ağlıyordu. Ardından Hatice teyze de ayaklandı. Ne, ben de geliyorum diyen oldu ne de durun gitmeyin diyen. Tam gitmeye yeltendikleri sırada bulunup gelmişlerdi de rahatlamıştık. Hepimiz sevinçten çığlıklar atıp sarmaş dolaş olmuştuk.
Biz kaçarken ağabeyim ile Süleyman ağabeyi giydikleri koyu sarı renkte ceketleri yüzünden bunları Yunanlı zannedip alıkoymuşlar. Nazike abla da nişanlısını bırakmayıp yanlarında kalmış. Siz Yunanlısınız bizimle beraber harp edeceksiniz diyorlarmış. Bizimkiler Türk olduklarını söylüyorlarmış ancak yanlarında nüfus cüzdanı gibi bir belgeleri olmadığından ispat edemiyorlarmış. Alman askerleri onları bahçenin bir köşesinde tuvalet olarak kullanılan genişçe bir kulübeye tıkmışlar. Ya doğruyu söylersiniz ya da el bombası ile sizi öldürürüz demişler. Başından beri Süleyman ağabey ile nişanlı olduklarını anlatmaya çalışan Nazike abla parmağındaki yüzüğü göstererek, biz nişanlıyız, Türk’üz diyerek kendini yerden yere atmaya başlayıp ağabeyim ve nişanlısının önüne geçip, ikisini değil üçümüzü de öldürün o zaman deyince de artık inanıp bırakmışlar bizimkileri.
Onlar da aramıza gelince rahatladık. Karanlık da basmak üzereydi. Erkeklerden gene sivri akıllının biri, “hiç korumasız 40 kişi burada oturuyoruz ama ya İngilizlerle İtalyanlar galip gelir Almanları geri kovalarlarsa, bu seferde onlar bizi düşman zannedip öldürürler, en iyisi dağlara kaçalım” dedi. Zaten her fikre tamam diyorduk. Dağımız var ama orada ne dağ evi, ne de ağaç altı, ne yiyecek, ne de içecek suyumuz vardı. Dağlarımız çıplak bizler de yarı çıplak aç susuz ne yaparız diye düşünen yoktu. Bu arada birkaç dakikadır bombalar üzerimizden vızıldayarak geçiyor. Bombalar geçerken üzerimize düşecekmiş gibi ses yaptığı için hepimiz birbirimize sarılıyorduk. Sonradan öğrendik, o bombalar aşırmalı atılırmış, istedikleri mesafeye kadar yollayabilirlermiş. Üstümüzden geçtikten sonra şehre, limanlara düşermiş. Askerler kayıklarla gemilerle kaçamasınlar diye atarlarmış. Benim bir şey bildiğim yok söylenenlere inanıyordum.
Bombalar üzerimizden geçe dursun biz dağlara gitmeye karar verdik. Bir yarım ordu çıktık yola. Kucakta bebekler, başı açık, yarı çıplak, kiminde takunya, kimi yalınayak dağlara doğru yola koyulduk. Değirmen deresi dediğimiz büyük geniş bir dere var. Kışın akar ama yaz ortasından sonra suyu kesilir akmazdı. Şimdilik kurumuş dere yatağından dağ tarafına geçmek için çalı çırpı taş toprak demeden düşe kalka yürüyoruz. Akşam karanlığı da bastı. Bombalar başımızın üzerinden geçerken derenin toprak kenarına dizi halinde sıralanıp siniyoruz, sonra gene ayni şekilde yürümeye devam ediyorduk. İleride asfalt yolun dere üzerinden geçen köprüsü vardı. Köprüye yaklaştık ancak yarı karanlıktan bir şey de gördüğümüz yoktu. Birden askerler önümüzü kesip etrafımızı sardılar, 20 kadar varlardı. Yukarıya, asfalt yola baktım, telefon ve elektrik tellerini kesiyorlardı.
Erkekleri çağırdılar, nereye gittiğimizi sordular. Makineli tüfekli iki asker, talimatlar verip bizimle de konuşma yapan daha yüksek rütbeli adamı korumaları gibi duruyorlardı. Herhalde subaydı. Subayın dediklerini bir asker bize Rumca tercüme ediyordu. Nereye gittiğimizi sorduklarında bizim sözcülerimiz de geldiğimiz tarafta harp olduğunu, korktuğumuz için dağlara kaçmaya karar verdiğimizi söylediler. Baştaki subay, “dağların daha tehlikeli olduğunu, geldiğimiz taraflarda artık harbin bittiğini ve derhal geri dönün, çocuklarınız ve sizler evlerinizde rahat uyuyun” dedi.
Hadiiiii!.. Şimdi ne olacak. Geri dönün, oralarda harp yok diyorlar. Ama biz inanmıyorduk. Daha yeni kovalandık. Evimize gitsek orada Almanlar var mı bilmediğimiz gibi yine uçaklar bombalar diye korkuyorduk. Buradaki askerler de dağlara kaçmamıza izin vermiyorlardı. İyice şaşkın haldeydik. Gerçi bu karanlıkta dağda ne yapacağımızı nasıl korunacağımızı bilen de yoktu. Zaten her söyleneni yapar olduğumuzdan askerin dön emiriyle mecburi geldiğimiz yoldan dönüşe geçtik.
Elimizde bir el feneri bile yok. Bereket ay var da bir parça önümüzü görüyorduk. Ay ışığı altında ihtiyarı genci taşların çalıların içinde düşe kalka, gece vakti yeniden evlerimizin yolunu tuttuk. Üstümüzden bombalar geçmeye devam ediyordu. Bomba geçinceye kadar gene dere kenarına saklanıyor sonra yürümeye devam ediyorduk. Düşe kalka mola verdiğimiz ağacın altına geri geldik. Ve ağacın dibine yayıldık ama hepimiz perişan olmuştuk. Yaşlılarımız bu perişanlığa daha ne kadar dayanır bilemiyorduk. Ayaklarımızda hal kalmadı, karnımız aç ne suyumuz var ne de ekmeğimiz.
Salih ağabey dayanamadı “haydi kalkın gene bizim eve gidelim, geceyi orada geçirelim, istersek sabah erkenden yine bu ağacın altına geliriz” dedi. Bizlerin biraz tereddüt ettiğini görünce de “Eğer siz gelmezseniz ben ailemi alıp gidiyorum” dedi. Çünkü iki küçük çocukla perişan vaziyetteydiler. Neyse ki herkes Salih ağabeye katıldı ki kafile yine gündüz geldiğimiz bağ yolundan evlerimize doğru yola koyulduk.
Gündüz kaçarken çan korkusuna taş, tümsek, çit duvar, çalı çırpı bize asfalt yol gibi gelmişti ancak şimdi aynı yolda çok zorlanıyorduk. Evlerimize gelinceye kadar epey zorluklar çektik. Ay ışığı var ama ne de olsa düz bir yol yok ki. Bağ bahçe aralarında ayaklarımız çalılara dolaşıyordu. Bir kere nenem, bir kere de Salih ağabeyin babası düştü. İkisi de ihtiyar. Kimimizin de ayaklarını çalılar yırttı, kanattı. Şükür ki ölenimiz yoktu. Salih ağabeyin evine vardığımızda herkes de artık bitik vaziyetteydi. Bütün gün doğru düzgün bir şey yememiştik açtık. Bizim ev yakındı. Annem hemen eve gitti, evde yiyecek ne varsa topladı, getirdi. Çorbalar, bulgur pilavları derken hepimizin karnı doydu. Salih ağabeylerin iki odası vardı, bizim ottan evimiz de bir oda herkesi paylaştırdık. Artık iki evde dizi dizi yatacağız. Karnı doyan gidip yattı çarçabuk da uyumuştuk.
Henüz sabah olmasına az kalmıştı bir çığlıkla uyandık ki, Nazike abla, deniz tarafından bir gürültü geliyor, çabuk kalkın diye bağırıyordu. Hepimiz uyku sersemi ne olduğunu bildiğimiz mi var, zaten her söyleneni yapıyorduk. Yataklarımızdan fırladığımız gibi akşamdan kalan ekmek zeytin ne varsa hemen sepete koyup üzüm bağının içinden dünkü kaçtığımız yoldan gene o koca ağacın altına gittik ve yayıldık. Neler olacak acaba diye bekliyoruz ancak hiç kimsenin ne yapmamız gerektiği ile ilgili bir fikri yoktu.
Güneş doğdu herkes iyice uyandı. Erkekler aralarında konuşuyorlar. İngilizler Almanları geri püskürtürlerse ve Almanlar yeniden saldırıya geçerlerse halimiz nice olur. En iyisi bu ağacın altına bir sığınak kazalım diyorlardı. Bir süre bekledik başka fikri olan söylesin diye ancak başka bir fikir de gelmeyince, karar verdiler ve gittiler kazma kürekler bulup geldiler ve sığınak kazmaya başladılar. Yağmur yağmadığı için toprak çok sert olduğundan çok zorlanıyorlardı ama illa da sığınak yapacağız diye erkekler kan ter içinde canhıraş uğraşıyorlardı.
O arada Türk evkafında memur olan Muhittin amca, altını kazdığımız koca ağaca yakın evinden bizi görmüş ne yapıyor bunlar diye de merak edip çıkıp yanımıza geldi. “Siz ne yapıyorsunuz burada” diye sordu. Bizimkiler “sığınak kazıyoruz” deyince, “Yahu siz delirdiniz mi? O sert toprağı ne kadar kazabilirsiniz. Kazsanız bile Bunca insan buraya nasıl sığacak, burayı kazacağınıza gidin kendi evinizin önünü kazın.” diye erkeklere çıkıştı. “Ama deniz tarafından gürültüler geliyor” korkuyoruz dedik. “O, denizde hızlı koşan bir şeye benziyor olabilir bu kadar korkmayın, bakın, biz 10 kişiyiz, evimizden bir yere gitmedik” dedi. “Evimize askerler geldi bizi kovaladılar, size de geldi mi?” diye sorduk. “Geldiler evin içini aradılar ama şu veya bu tarafa gidin demediler. Rahat rahat oturuyoruz evimizde. Sizde dönün evlerinize, çocuklara yazık değil mi? iki gündür çoluk çocuk perişan olmuşsunuz” diye bizim yarım orduyu ikna etti. Muhittin amca hatırı sayılır bir devlet memuru idi. Ailece hepimizi severlerdi. Harpten evvel ekmek yapmaya annem onların fırınlarına giderdi.
Bu sefer de Muhittin amca biz geri evimize dönmeye ikna etmişti. Her söyleneni yapma alışkanlığımızı sürdürüyorduk. Sığınak kazma işini yarım bırakıp yine yarım ordu geldiğimiz bağ yolundan evlerimize döndük. Herkes daha önce kaldığı odasına dağıldı. Bizde kalan misafirlerle birlikte bir şeyler hazırlayıp yedik. Evimiz dar olsa iş görüyordu.
Şeker bayramının ikinci günüydü ne bayram yapmıştık ama, olmaz olaydı. 14 yaşıma kadar en çok giymek istediğim elbisem orada öylece asılı duruyordu. Ben ona o bana bakıyordu öylece de asılı kaldı. O elbiseyi giyip etrafa çalım atmak bir yana bir kere bile giymek nasip olmadı.
O gün gene uçaklar geldiler gittiler ancak bize dokunmadılar. Bize en yakın yerleşim olan Germe Köyünü bombalamışlardı. Uçaklar dönüp dönüp bombaları sepet gibi sallıyor. Yerde patlamalar oluyor, arkadan simsiyah bir duman görüyorduk. Orası tümüyle Türklerin oturduğu bir köydür. Biz de karşıdan bakıyoruz, hepsi artık ölmüşlerdir diye ağlıyorduk. Sonradan öğrendik Germe Köyü meydanında benzin depoları varmış. Oraları bombalamışlar. Üç yaşlı ve bir genç ölmüştü. Yaşlılar evlerinin önüne düşen bombalarla ölmüşlerdi. O arada Almanlar la İngilizler harp ederken orada bulunan iki Türk arkadaş duvarın arkasına saklanıp korunmuşlar. Ancak bir aralık tüfek sesleri kesilince gençlerden biri çatışma bitti galiba diye, duvarın üstünden bakacak olmuş ve başından vurulup bir hiç yoluna ölmüştü.
O gün bizim tarafa hiç uçak gelmedi akşam da iyi kötü ne varsa yedik yattık. Ertesi sabah ağabeyimin arkadaşlarından biri ata binmiş her yana koşturarak harbin bittiği haberini yayıyormuş. Bizim tarafa da geldi, harbin bittiğini, Almanların adayı İtalyanlardan teslim aldığını söyledi. Hepimiz sevinç çığlıkları atmıştık. Ne Almanlardan ne İtalyanlardan ne de İngilizlerden yanaydık. Adayı kimin teslim aldığı umurumuzda değildi ancak harbin bitmiş olmasına seviniyorduk.
ONBEŞİNCİ BÖLÜM SONU…….














