sozbizde.com
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
sozbizde.com
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
Ana sayfa YAZARLAR

İSTANKÖYLÜ  KIZ  ZÜHRE

Ali Dizdar Ekleyen Ali Dizdar
Kasım 5, 2024
in YAZARLAR
0
İSTANKÖYLÜ  KIZ  ZÜHRE
0
Paylaş
2
Gösterim
Share on FacebookShare on Twitter

Yazan :

Zühre HELEBİ AVCI

İlk Düzenleyen:

Gökçe METİN & Melek AVCI METİN

Son Derleyen ve Düzenleyen :

Ali DİZDAR

YİRMİDÖRDÜNCÜ BÖLÜM

***

Eylül ayı geldi. Kardeşim mektebe başladı. Dördüncü sınıf için gerekli olan bütün kitapları almıştık. Kardeşim artık Türk mektebine gidiyordu. Hem seviniyor hem de kardeşim gidiyor ben gidemiyorum diye kıskanıyordum. Her gün “Bugün ne ders yaptınız, hocan ne ödev verdi” diye hem kardeşimle ilgileniyor hem de bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum. Özellikle tarih kitabını kardeşimle beraber okuyordum. Bu sayede neler olup bittiğini öğreniyordum. Okumaya devam edememek içimde bir yara olmuştu ancak sonraki yıllarımda bol bol okuyarak çok şeyler öğrendiğim gibi Türkçemi de düzelttim.

Annemin yazıldığı baraka evler bitmiş teslim edilecekti. Sıramız gelirse vereceklerdi. Evler iki oda bir mutfak, suyu, elektriği vardı. Tuvaleti de içindeydi. Dağıtıma gittik. Sırası geleni çağırıp anahtarlarını verdiler. Mehmet dayımlara da çıktı ancak bize sıra gelmedi. İstek fazlaymış barakalar yetmedi. Beğenmeyip çıkanlar olursa sırası gelenler verilecek demişlerdi.

Ekim ayındaydık haber verdiler, baraka evlerden biri bize nasip olmuştu. Annemle fabrikaya gittik, oturma iznini ve anahtarı aldık. Evimizi bulduk. Bir oda bir salon, bir de mutfak. Elektriği, suyu var, tuvaleti içinde. Fabrikaya da on dakika uzaklıkta. Çok sevindik. Hemen gidip temizliğini yapıp taşındık. Çıktığımız daireyi kaybetmek istemediğimiz için de Ömer dayıma bıraktık. Ninem Ömer Dayım ve Ali dayımın kızı, çıktığımız evde kaldılar. Onlar da ayrı bir hane sayılıyordu. Zaten hepimiz bu baraka eve sığamazdık.

Artık biz 3 kardeş ve annemle baraka evimizdeydik. Kardeşim mektebe biraz uzak kalmıştı ama o kadarı da önemli değildi. Fabrikaya da Mehmet dayımlara da şimdi daha yakınız. Alışverişlerimizi yaptığımız pazarımız yukarı Nazilli’deydi. Hava güzel olduğu zaman pazara annemle yürüyerek gidiyor dönüşte yükümüz ağır olduğu için faytonla dönüyorduk. Yaşantımız günden güne düzelmekte ve güzel günler geçiriyorduk. Ara sıra babamı da merak ettiğim oluyordu. Belki sözümü dinler de gelir onu Sümerbank’a yerleştiririz diye ümit etsem de Bodrum’a gittiğinden beri bir haber alamamıştık.

Tüm fabrika işçilerine işyerlerinde giymek üzere kaput bezinden yapılmış giysiler veriliyordu. Kıyafetlerimiz maviydi, erkeklere verilen pantolon ve gömlekler, kadınlara verilen elbiseler daha önce Basmane bölümünde maviye boyanıyordu. Verdikleri bu iş elbiselerini giyip işe geliyorduk. Kadınlara ayrıca Sümer basmasından dikilmiş bereler veriyorlardı kadınların bu bereleri fabrika içinde takmaları mecburiydi. Çünkü bu bereler kadınların uzun saçlarını hızla dönen makinelerin kapmasından koruyordu. Biz gelmeden önce bir kadın çalışanın saçını makine kapmış, ölmemiş ancak kötü olmuş. Ayrıca pamuk ipliğinden çıkan tozlar kar yağmış gibi saçlarımıza konuyordu. Bere nispeten bunu da önlüyordu.

O pamuklar üstümüze de konuyor, paydostan sonra tuvalete gidip ellerimizi ıslatarak üstümüzdeki pamukları sıyırarak almaya çalışıyorduk elbette hepsini temizleyemiyor öylece evimize gidiyorduk. Kocaman fabrika kurulmuş, yüzlerce işçi çalışıyor ama bir soyunma odası bile düşünülmemişti. Nazilli’de o zamanlar genç kızlar başları açık gezmiyorlardı. Dışarıda muhakkak başörtü takıyorlardı. Bizde böyle bir adet yoktu. Paydos ettiğimiz zaman onlar hemencecik başlarını örtüp gidiyorlar, ama bizler, yani göçmen kızları başımız açık olduğu için başımıza konan pamukçuklardan kurtulmak ve düzgün olmak için saçımızı tarayıp öyle çıkıyorduk.

1944’ün Ekim ayındaydık. Artık havalar serinlemeye başlamış o bunaltıcı sıcaklardan kurtulmuştuk. Annemle birlikte gündüz postasındaydık paydostan beraber çıkıyorduk ancak ben üstümü başımı temizleyeyim, saçımı tarayayım derken biraz fazla oyalanınca annem yürüyüp gitmiş ben çıkasıya o eve varmıştı. Ben yalnız yürüyüp eve giderken yolda Mustafa amcaya rastladım, selamlaştık. Nazilli’de artık çok İstanköylü vardı. Hepimiz birbirimizi çok iyi tanıyorduk. Mustafa Amca da onlardan biriydi. Yaşı babama yakın. Babamla da arkadaşlıkları vardı. Mustafa amca, “Zühre kızım bir dakika durur musun sana bir şey söylemem lazım dedi”. Durdum “Söyle Mustafa amca” dedim. “Bak kızım bunu sana söylemek zorundayım ama endişelenip üzülme. Dün Karaçay Mahallesinde kahvede babana rastladım” dedi. “Ne zaman gelmiş” dedim. “Bilmiyorum yavrum, bir yerde çalıştığını söyledi ama anlamadım” dedi. “Nerede, kimlerde kalıyor biliyor musun” dedim. “Sordum kızım Karaçay Camisi’nde kalıyormuş, sıkılıp üzülmeyin bir düzene girer inşallah” dedi.

O an yine dünya başıma yıkıldı. Eve geldim ama bende bet beniz kalmamıştı. Annem “ne oldu kızım, yüzünün rengi değişmiş, başın mı ağrıyor, istersen fabrikanın doktoruna gidelim” dedi. “Biraz başım ağrıyor, birazdan geçer” diyerek annemden kurtuldum ancak içim içime sığmıyordu. Müthiş bir sıkıntıyla bağırıp ağlayasım vardı. “Allah’ım şu babamdan çektiklerimiz yetmedi mi?” diye kendi kendime konuşuyordum. Kimseye bir şey söylemeden erkenden yattım ama uyuyamıyordum, içimde bir fırtınalar kopuyordu ki kimse ile de paylaşamıyordum.

Babamın çoluğu çocuğu kalmamıştı ve bir evi de yoktu artık. Ancak kaç kere gel sana bir ev tutalım fabrikada işe girersin ben sana bakarım dediğim halde o gidip camiye mi sığınmıştı. Ne kadar zamandır camide kaldığını da bilmiyorum. Camilere sığınmak evsiz barksız kimsesizler içindir. İnsanlar, Nazilli’de bir sürü akrabası varken niye camide yatıyor diye düşünmezler miydi? Eğer İstanköylüler duydularsa ki duymamaları mümkün değil belki de çoktan öğrenmişlerdi de bize belli etmiyorlardı. Eh artık kesin bizi tefe koymuşlardır. Sanki bizim suçumuzmuş gibi. Anneme söylesem ne diyeceğini biliyordum. “Oh olsun, bana ettiklerini çeksin” diyecekti ama bana göre kazın ayağı öyle değildi. Camiye gidip arasam mı, görünce ne söylerim, tam mutlu olmaya başlamışken nedir bu yaptığın mı diyeceğim. Yıllarca bizi umursamadı da sırf Ali’yi görmek için mi geliyordu. Artık gidecek bir yeri kalmadı da bize yakın gelip kendini mi acındırmaya çalışıyordu. Bunca yaptığından sonra Annemle barışmayı hayal etmiş olabilir miydi? Kafam allak bullak ne yapacağımı bilmez durumdaydım.

Durgun bir insan olmuştum. Annem benim durumuma üzülüyor, sürekli “doktora gidelim” diyordu. Kafamın içinden her şey silinmişti. Durmadan babamın halini düşünüyor fakat ne yapmam gerektiğine bir türlü karar veremiyordum. Babamın camide yatması benim için büyük bir ayıptı. Bu sorunu tek başıma halledemeyeceğim belliydi, yardım almam lazımdı. En yakınımda kardeşim vardı ancak mektebe gittiği için kafasını bulandırmak da istemiyordum. Ama çaresizdim, başka açılacak kimsem yoktu. Mecburen durumu Mehmet’e de anlattım. Annemiz duymadığı için sıkılmıyorduk. “İki kardeş gidelim arayalım ama annemiz duymasın” dedik. Kardeşim, “abla ben o camiyi biliyorum, yarın siz işe gidince ben gider ararım” dedi. Ertesi gün gitti ama bulamamıştı. Bu durumu annemin de bilmek hakkıydı ancak nasıl anlatırım diye çareler arıyordum. Artık gördüğüm yerde biliyorlardır diye utancımdan adalılardan kaçıyordum. Böyle kabuslu birkaç gün geçti. Kardeşim Mehmet’le dertleşiyorum. “Çeşme’de Ali dayıma mektup yazayım mı? Gelsin babamı bulsun, anneme de o söylesin, babam barışmak istiyorsa onları ancak Ali dayım barıştırabilir, babayı yanımıza alalım mı?” diye birçok soru soruyordum. Mehmet “Abla ben ne yapacağımızı ne bileyim” dedi. Hakkı da vardı daha ben ne yapacağımı bilmez durumda iken ondan medet umuyordum.

Bunca yaptıklarından sonra babamı aramıza nasıl alırdık? Hadi biz neyse de annem nasıl alırdı. Tıkanmıştım yapacak bir şey bulamadım ve anneme söylemeye karar verdim. Ancak yalnız başıma cesaret edemeyip Mehmet’i de razı ettim. Akşam yemeğinden sonra annemi karşımıza aldık, iki kardeş hem ağladık hem anlattık. Bunu sindire sindire anlatmanın bir yolu yok ki. Sonuç tahmin ettiğim gibi oldu. Annem şoke oldu, kızardı, bozardı. “Zaten o kolay kolay ölmeyecek, daha başımızı çok sıkıntıya sokacak” dedi. Bildiği bütün beddualarını da sıralayıp gönderdi. Biz söyleyip rahatlayınca ağlamayı bıraktık, bu sefer de annem başladı. Hem beddua ediyor hem de ağlıyordu. “Allah’ım, şu kısacık huzuru çocuklarımla bana çok mu gördün?”

“Ohh olsun, sürünsün. Herkes ölüyor, bu adam ölmüyor. Karısının yerine o ölseydi ya.”

“Yedi canlı, o ölmez de gider iyi adamlar ölür” diyordu.

Annem çemberle alnını bağladı, sırtını da bize döndü, mindere uzandı. Mutsuzluğuna, kaderine durmadan ağlıyordu. Bir ara fırsat bulup “Babam camide yattığı için İstanköylülerden utanıyorum” dedim. Annem benden daha kötü oldu. Günlerce yemek yemedi. Daha beter batağa saplandım. Şimdi nasıl anneme, “babam sürünüyor, barışın yanımıza alalım” diyebilirdim.

Kararımı verdim ve Çeşme’deki Ali dayıma bir mektup yazıp durumu anlattım ve gelip bu durumu ancak sen düzeltebilirsin dedim. Diğer dayılarıma anlatamam babama çok kızgınlardı.

Ali dayım bir hafta içinde geldi. Annem dayımı görünce şaşırdı. “Ne oldu Ali, kötü bir şey oldu da mı geldin?” diye sordu. “Yok, abla Hepinizi özledim, işler de hafifledi, sizleri göreyim diye geldim” dedi. Ben durumu dayıma baştan sona anlattım. O da babama çok kızdı, söylendi. Ablasına yapılan haksızlıkları zaten bildiğinden babama eskiden beri kırgındı. Bütün bunlardan ne kadar etkilendiğimi ve annemden gizli ağladığımın farkındaydı. Buna bir çözüm bulması için yalvardığımda, “Üzülme kızım”, dedi, “ben gidip babanı bulayım, önce onun fikrini öğreneyim, eğer barışmaya gönlü varsa ki çoktan gönüllüdür, sonra da ablamı ikna etmeye çalışırım” dedi. Dayıma babamın kaldığı Cami’yi tarif ettim ama “işe gittiyse belki bulamazsın” dedim. Hiç olmazsa sorarım, yerini öğrenirim dedi ve gitti.

Dayım o akşam biz işten geldikten sonra eve geldi. Babamı bulmuş. “Buldum ama çok perişan bir vaziyette, ağlayıp duruyor” dedi. “Enişte ablama çok çektirdin ama gönlünü yapabilirsem barışmak ister misin?” demiş. O duruma düşmüş bir adamın hayır demesi imkânsızdı zaten. Ama annemin kabul etmeyeceğini de bildiğini söylemiş. Dayım bize bunları anlatırken annem dayımın yüzüne dikkatle bakıyor, dayımın ansızın gelişinden şüpheleniyor, dudak hareketlerinden bir şeyler öğrenmeye çalışıyordu. “Ali sana ne oldu, birisiyle mi kavga ettin?” diye lafa karışıyordu. Dayım dayanamadı “daha fazla gizleyemeyiz, ne olacaksa olsun” diyerek anneme her şeyi anlattı. Anlatamadıklarını da ben anlattım. Dayım “Onu bu durumdan ancak sen kurtarırsın abla” dedi ve yine annem ağlamaya başladı. Annemin ağlarken söyledikleri, bedduayla karışık Allahına yalvarır gibiydi.

Dayıma “Ali kardeşim sen benim o adamdan neler çektiklerimin hepsini bilmiyorsun. Bak görüyorsun, ikinci karısından doğan çocuğunu ben büyütüyorum. Şimdi yine başıma bela mı alayım? Yine mi dayak yiyeyim? Ben onun yüzünden hiç huzur görmeyecek miyim? Çilem daha dolmadı mı, bana yaptıklarından ötürü bu yaşantısından çok daha beterini yaşasın. Beni çocuklarımla rahat bıraksın, buralardan başka memleketlere gitsin. Çocuklarımın gözüne görünmesin yeter” diye söylendi de söylendi. Biz iki kardeş anneme bir şey diyemiyor, ancak bizde onunla birlikte ağlıyorduk. Evimizde bir tek cenaze eksikti.

Tam toparlanırken bu başımıza gelenler de neydi? Aslında biz de babamızın dönmesini istemiyorduk ancak bize göre başka çare de görünmüyordu. Bu çıkmazdan çıkacak başka bir yol bulmak bizim harcımız değildi. Evimizde bir tartışmadır gidiyordu. Birkaç gün geçti. Dayım artık gitmek istiyordu, onun da evinde kendine göre işleri vardı. Anneme hem yalvarıyorhem de bizi gösterip mecbur edercesine konuşuyordu fakat annem “hayır” diyordu.

Annemi tek başına razı edemeyeceğini anlayan Ali dayım çareyi kardeşlerine gitmekte buldu, Mehmet dayıma gitmiş biraz zorlansa da onu ikna etmiş. Mehmet dayım önce babamı görmeye gitmiş. “Enişte bu sefer ben kefil olup sizi barıştırmaya çalışacağım. Ablam seni istemiyor. Eğer seninle barışırsa, eski huylarını tekrarlayıp ablamı üzecek olursan bak ben buradayım ve ablamı bir daha ağlatmana seyirci kalmayacağımı sakın unutma. En ufak bir şikâyet istemiyorum” dedikten ve daha birçok tehditten sonra gelip annemi razı etmeye uğraştılar.

Bir yandan dayılarımın yalvarmaları bir yandan da bizim gözyaşlarımıza dayanamayan anneme en sonunda “peki” dedirttik. Ama Nikâh kıyılmadan da o adamı eve koymam dedi. Ve evlendiler. Babam eve geldiği gün yine bir ağlamadır başladı. Annem sinirinden durmadan ağlıyordu, fakat biz kardeşimle niye ağlıyorduk bilmiyordum. Babamızı özledik de onun için desem değildi. Babamız özlenecek bir baba olamadı ki. Belki de biz 6-7 yıl sonra gelen bir babayı yadırgamıştık. Galiba biz annemize yaptığımız bu haksızlığa ağlıyorduk.

Babamızı aldık baştan sona yeniledik. Annem onu kocası gibi görmüyordu evimize gelmiş bir misafir gibiydi.  Annem haklıydı, kim olsa ona aynı muameleyi yapardı. Annem, “babanız size dua etsin, yoksa onun ölüm yeri cami köşesi olurdu” diyordu. Babam için bu şans mıydı, şansızlık mıydı bilemiyordum ama döndü dolaştı o kötü bildiği kadının eline düşmüştü.

Annemle biz çalışıyoruz da babam ne iş yapabilir bilmiyoruz. Sümerbank’a da başvurmuyordu. Sabah kalkıp bir yerlere gidiyordu. Nereye gidip geliyorsun, çalışıyor musun diye de soramıyorduk. Onunla bir türlü diyaloga giremiyorduk. Annemin yüzü hiç gülmüyor, babama hep ters bakıyordu. Kulağı duymadığı için mi yoksa annemden utandığı için mi bilmem babam annemle hiç konuşmuyor, söyleyeceği bir şey olursa bizim aracılığımızla söylüyordu. Biz evde artık beş kişi olmuştuk, babama odanın birisini ayırdık. O küçük oğlu Ali ile yatıyordu. Biz de annemle öbür odada yatıyorduk. Kalabalıklaşan ailemizde masrafımız artmıştı. Babamın henüz eve herhangi bir katkısı olmadığı gibi, maaşlarımızı aldığımızda babama da el harçlığı ayırıyorduk.

Nazilli’de tek eğlencemiz sinemaydı. Nazilli’de başka bir eğlence yeri de yoktu, olsa da zaten kızlar gidemezdi, çok ayıptı. Nazilli’de bir bizim fabrikada bir de Yukarı Nazilli’de sinema vardı. Bazen annemle Yukarı Nazilli’deki sinemaya güzel yabancı filmler geldiği zamanlar giderdik. Fabrikanın sineması ise bedavaydı, evimize yakın ve biz fabrika çalışanları içindi. Pazar günleri tatil günümüzdü. Neredeyse her Pazar sinemaya giderdim. Bazen kardeşim Mehmet’i de yanımda götürürdüm. Fabrika çalışanları haricinde kimseyi sinemaya almıyorlardı ancak yakalanmazdık. Yakalandığımız zamanlarda bekçiye yalvarır idare ettirirdim. Bazen annem de bize katılırdı. Hiç yalnız gitmiyordum ya arkadaşlarla ya da ailece gidiyorduk. Babamı götürmüyorduk. Zaten gelmezdi. Aramıza katılalı 3 ay kadar olmuştu kendini aile reisi gibi hissedip sinemaya gitmemize söylenmeye başladı. Her hafta sinemaya gidilmezmiş evde dinlensek daha iyi olur diye söyleniyor haftada bir gittiğimiz sinemayı yasaklamaya çalışıyordu. Babalık hakkı olmayan birinin yasaklamaya çalışmasına kızmıştım. “Baba sinema sadece biz işçilere oynuyor. Biz seyrederken de dinleniyoruz” diye cevap vermiştim. Babaya ihtiyaç duyduğumuz yıllarda yoktu, şimdi de bize karışmaya hakkı yoktu. Sırf babama inat bir yalan uydurup annemle Yukarı Nazilli’deki paralı sinemaya giderdik.

Babam aramıza katılınca güzel günlerimize de gölge düştü. Kendine göre iş bulamıyor, aradım bulamadım da diyemiyordu. Evden kahveye, kahveden eve gidip geliyor. Annemle ikimiz çalışıyor hem evi hem de babamı idare ediyorduk. Ben maaşımı alınca anneme veriyordum. Babamın harçlığını annem ayırıyordu. Babam yokken bir kenara birkaç cumhuriyet altını koymuştuk. Ev kalabalıklaşınca masraflar da çoğaldı. Son birkaç aydır altın da alamaz olmuştuk. Birgün anneme “Babamın harçlığı az geliyormuş” dedim. “Gitsin hamallık yapsın, bize gelmeden önce çalışıyordu, hiç olmazsa sigara parasını çıkarsın, ben bir kuruş daha fazla veremem” dedi. Babam harçlığı yetersiz geldiği zamanlar eli mahkûm gidip pazar yerlerinde pazarcılara yardım ediyordu.

Annem babamla hiç diyalog kurmuyordu. Bir arada oturduğumuz zaman bile annem bir şeyi bahane edip öbür odaya gider hiçbir iş bulamazsa da çekmeceleri karıştırırdı. Babamı dıştan rahat görüyordum ancak içinde neler olduğunu bilemezdim. Benim içimdeki baba hasretinin yarattığı baba sevgisini içimden atamadığım gibi içimdeki kini de bir türlü atamıyordum. Satılan ineğin parasını anneme vermemek için gözümüzün önünde onu dövdüğü ve hepimizi çil yavrusu gibi dağıtıp gittiği sahneler kafamdan hep canlı canlı duruyordu. Varlığına bir türlü alışamadım. Sanki yine gidecekmiş gibi geliyordu. Velhasıl garip ve maceralı yaşamımız devam ediyordu.

YİRMİDÖRDÜNCÜ BÖLÜM SONU.

Post Views: 215
Önceki yazı

KOZADER 25.YIL KAHVALTISI

Sonraki Gönderi

ANALİZ

Ali Dizdar

Ali Dizdar

Sonraki Gönderi
ANALİZ

ANALİZ

  • Çok okunanlar
  • Yorumlar
  • Son Haberler
Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Ekim 12, 2025
BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

Mart 9, 2025
Ceviz Ağacının Hafızası

Ceviz Ağacının Hafızası

Ağustos 27, 2025
Bir çakma kilise iki yoldaş…

Bir çakma kilise iki yoldaş…

Ağustos 25, 2022
Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

0
Nebati Margarinler Çağı

Nebati Margarinler Çağı

0
Pirus Generali

Pirus Generali

0
Bizden Karikatürler

Bizden Karikatürler

0
Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Güncel Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Kategorilere Gözat

  • BASINDAN
  • BİLİM TEKNOLOJİ
  • BİZDEN KARİKATÜRLER
  • ÇEVRE
  • ÇİZER
  • DÜNYA
  • EĞİTİM
  • EKONOMİ
  • GENEL
  • GEZİ
  • GÜNCEL
  • GÜNÜN SÖZÜ
  • Hafta Ortası Karikatürü
  • İMECE DER
  • KADIN
  • KİTAP TANITIM
  • KONUK YAZAR
  • KÖŞE YAZISI
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • MEDYA
  • MİZAH
  • MÜZİK
  • ÖYKÜ
  • ÖZEL HABER
  • ÖZEL RÖPORTAJ
  • POLİTİKA
  • SAĞLIK
  • ŞİİR
  • SOSYAL MEDYADAN
  • SÖZ BİZDE
  • SÖZ SİZDE
  • SPOR
  • STK
  • TURİZM
  • Uncategorized
  • YAZARLAR
  • YEREL YÖNETİMLER
  • YORUM

Son Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.

Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.