sozbizde.com
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
  • ANA SAYFA
  • POLİTİKA
  • DÜNYA
  • EKONOMİ
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • SPOR
  • MEDYA
  • YAZARLAR
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
sozbizde.com
Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle
Ana sayfa YAZARLAR

İSTANKÖYLÜ  KIZ  ZÜHRE

Ali Dizdar Ekleyen Ali Dizdar
Kasım 1, 2024
in YAZARLAR
0
İSTANKÖYLÜ  KIZ  ZÜHRE
0
Paylaş
0
Gösterim
Share on FacebookShare on Twitter

Yazan :

Zühre HELEBİ AVCI 

İlk düzenleyen:

Gökçe METİN & Melek Avcı Metin

Son Derleyen ve Düzenleyen :

Ali DİZDAR

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM

***

Biz annemle birlikte bahçedeydik ancak ablamı göremiyorduk. O toz bulutu içerisinde annem, ablama ne kadar seslense de ablamdan ses alamıyorduk, ne kadar bakındıysak da ablamı bulamadık. Annem durumu anlamıştı ve “kızım ölüyor cankurtaran yok mu” diye feryat etmeye başladı. Babamla ağabeyim yoklar, neredeler bilemiyoruz. Ablamın derdine düştük. Annem başka bir şey göremediğinden, sadece bizim ev yıkıldı zannediyor, feryatları dinmiyordu. Bahçe kapısı önüne sokağa çıktık, gazino tarafına bakıyorum, öyle bir toz kalkmış ki ne gazino ne de gökyüzü, hiçbir yer görünmüyordu. Sadece, kapımızın karşısındaki semerci dükkânı seçilebiliyordu. Annem feryat ettikçe bizler de ağlıyorduk.

Bizim böyle feryat figan ile ne kadar zaman geçti bilmem, birden babam çıkageldi. Bizler babamı görünce daha beter ağlamaya başladık. Biz bir yandan ağlarken, “kızım taş yığının altında kaldı ölüyor” diye annem de feryat ediyordu. Babam çarçabuk iki kişi daha bulup, o toz bulutunun altındaki yıkıntılar arasında ablamı aramaya başladı. Bu arada ağabeyim de bulundu geldi. Babam, ağabeyim ve bir amca yığılan taşları alıp alıp boşluğa atıyorlardı, ne kadar zaman geçti bilemiyorum. Ablamın elbisesinin eteğine ulaştılar ve eteğini takip ederek ablamı moloz yığınının altından çıkardılar. Ablam yığının altından toz içinde sağ salim çıkmıştı. Bu sefer de sevinç ağlamaları yükseldi bizlerden. Yıkıntılar arasından bir battaniye bulup ablamı sarıp ahır duvarının dibine oturttular. Sadece kaşı ile saçı arasından biraz kan akıyordu onu da annem halletti, zannediyorum tütün basarak kanı durdurmuştu.

Zelzele olduğu saatte babam kahvedeymiş. Kahve yıkılmamış ama, sanki İstanköy yerle bir olmuştu. Zelzelenin ardından babam evleri yıkılanlara yardıma koşuyormuş ki aklına biz gelmişiz ve eve doğru koşmaya başlamış ablamı kurtarmaya yetişmişti.

Yıkıntılar arasından çıkan ablamı, yıkıntılar arasından çıkarttıkları bir battaniyeye sarıp ahır duvarının dibine oturttuktan sonra. Yıkıntılar altından çıkartılan bazı ev eşyalarımızı da ahırın bir köşesini temizleyip yığdılar. Evimizin yıkılmadık sadece temeli kalmıştı. Ancak ahırımız yıkılmamış hayvanlarımıza bir şey olmamıştı. O gün herkes kendi canı ile uğraşıyormuş, çok evler yıkılmış, çok da ölü varmış. Nice mahalleler yerle bir olmuş, Fatma ninemlerin şehirdeki evi de yıkılmış. Ninemler Mart’ta tarlalarına taşındıkları için canlarını kurtarmışlardı.

1933 KOS depremi                                    fotoğraf…..Mazlum PAYZANOĞLU arşivi

1933 KOS depremi                                    fotoğraf…..Mazlum PAYZANOĞLU arşivi

1933 KOS depremi                                    fotoğraf…..Mazlum PAYZANOĞLU arşivi

1933 KOS depremi                                    fotoğraf…..Mazlum PAYZANOĞLU arşivi

Daha dört yaşındayım, beş yaşıma da girdim ancak kendi mahallemizden başka adanın hiçbir yerini bilmiyordum. Yunanlıların mahallesi de perişan olmuş çok ölen varmış. Yunanlıların mahallesinin ayrı olduğunu duyduğumda çok garipsemiştim. Bizimkisi Türk mahallesi imiş. Bizim mahallede oturan çok sevdiğimiz komşumuz Filya teyzeler Rum’du ve Türk mahallesinde oturuyor olmalarını hiç garipsemezdik. Filya Teyzelerin evi alçaktı, ancak onların evi de yıkılmıştı, bereket versin ölü ya da yaralı yoktu.

O geceyi nerede, kimin evinde geçirdik bilmiyorum. Ertesi gün dedem ve iki dayım, iki eşekle çıkageldiler. Bizimkiyle birlikte üç eşek yüklendik. Kardeşimle ikimizi, bir eşeğe sarılan iki küfeye koydular, ablamı da semerine oturttular, annemi öbür eşeğe, diğerine de taşların arasından çıkardıkları battaniyeleri yüklediler. İneklerimizi, buzağılarımızı toplayıp bizi, dedemlerin göçtükleri Akdam’daki tarlasına yani “saz damı” dediğimiz evine götürdüler. Ninem kime, neye ağlayacağını şaşırmış durumdaydı. Ablamı baraka olan yere oturttular, battaniyeye sarıp yatırdılar.

Ertesi gün babam, dayımlar, dedem hepsi şehre indiler. Dedemlerin yıkılan evi bizimki kadar hasarlı değilmiş, biraz tamiratla içinde oturulabilirmiş. Dayımlar şehirden haberlerle geldiler. Yaralıları, Rodos’tan gelen uçaklarla, Rodos adasındaki hastaneye taşıyorlarmış çünkü bizim adadaki hastanede hem yer kalmamış hem de doktor yetersizmiş. Ben bu sözleri duyunca, ablam da yaralandı onu da alıp götürecekler diye başladım ağlamaya. Annem, “korkma kızım ablanı biz yollamayız” derken bir uçak sesi duyuldu ve ben “İşte ablamı almaya geldiler” diye avazım çıktığı kadar bağırıp ağlamaya başladım. Annemler beni yatıştırmaya uğraşıyorlarsa da susmuyordum. Ta ki uçak uzaklaşıp gözden kaybolunca sakinleşebilmiştim. Ablam hastaneye gitmeden iyileşti ancak alnında yara izi kalmıştı.

Babamlar birkaç gün sonra yine şehre indiklerinde hem iaşe hem de çadır almış getirmişti. KIZILAY’ın adını ilk kez o zaman duymuştum. Depremde evi yıkılanlara hem yiyecek hem çadır veriyormuş, babam da almıştı.

Babam, ağabeyim, dayımlar evimizin yıkıntıları altında kalan birkaç eşyamızı daha kurtarıp eşeklere yükleyerek ninemin barakasına getirdiler. Eşyalar barakanın kenarına yığınca bize yatacak yer kalmadı. Bereket havalar güzel gidiyordu da idare ediyorduk. Bu arada babam Kızılay’ın verdiği çadırı izin alıp ninemlerin tarlasına komşu olan arkadaşının tarlasına kurunca bizim bir çadırımız oldu. Hem de denize yakın. Böylece yatma yerimiz genişlemiş oldu. Çadırın ortasında koca bir direk vardı. Çadır, kenarlarından iplerle yere çakılan kazıklara bağlanıp geriliyordu. Sonraki yıllarda da o çadırı her yaz kendi tarlamıza göçtüğümüz zamanlar kurardık. Gündüzleri sıcak olurdu, içine giremezdik ancak gece onun içinde, hele yağmur yağdığı zaman, yağmurun sesini dinleyerek uyumak çok güzeldi. Bu çadır biz çocuklar için özel bir oda gibi olurdu.

Babamlar her gün şehre gidip geliyorlar ve ailece oturup konuşurlarken ben de kulak misafiri oluyorum. Adada bizler gibi herkes perişan durumdaymış. Tarlalara sığınan bizim gibi çok aile varmış. Babam şehre gidip geldikçe, insanların nerelere sığındıklarını ve perişanlıklarını anlatıyordu.

Şehirde çok az sağlam ev kalmış, ölenin yaralıların sayısı henüz belli değilmiş, ölüleri gömmeye vakit bulamıyorlarmış. Herkes gibi biz de evsiz kalmıştık ancak tek tesellimiz ailece can kaybımızın olmamasıydı. Tüm aile buna şükrediyorduk. Adada İtalyan hükümeti vardı. İtalyan hükümeti bizlere birer ev yapar ümidiyle aylarca bekledik.

Biz hayırlı bir haber beklerken, bizim ev de dâhil neredeyse tüm mahallemizi, SİT alanı ilan etmişlerdi. Çok büyük üzüntü olmuştu. Evleri ve toprakları SİT alanın içinde olan ve evleri yıkılan insanlar, avukatlar tutarak İtalyan Hükümetini mahkemeye verdiler. Ama hiçbir şey elde edemediler.

Sit alanı içine girmeyip, zelzelede yıkılan ev sahiplerine, belediye yeniden planlı evler yapmış, tapusu ile dağıtmış biz ise hava almıştık. İtalyan hükümetinden bir fayda gelmeyince birçok aile gibi biz de evsiz kalmıştık. Artık yaşantımız kiralarda geçecek diye annem hiç durmadan ağlıyordu. Depremden yediğimiz tokat yetmiyormuş gibi ikinci bir tokat da SİT ilanı ile yemiştik. Sonradan bizim evin de içinde bulunduğu, SİT alanında kazılar yapıldı, altından evler çıkmıştı.

O zelzeleden sonraki yaz günlerimizi, yarı ninemde yarı çadırda geçirdik. Yaz bitip Eylül’e girdiğimizde artık yağmurlarla soğukların da başlaması yakınlaşmıştı. Şehirde evlerin çoğu hasar görmüş, kiralık ev bulmak zordu. Ancak babam bir ev bulmuştu, Hamdi Payzan isimli bir semerci ustasının bağ evi (kule ev). Bizler adada bağ evlerine “Gule” derdik. Oraya taşındık. Ev sağlamdı, yıkılan evimizle aynı modeldi. Evin bulunduğu yer şehre biraz uzak kalıyordu ancak kış gelmeden başımızı sokacak bir ev bulduğumuza şükrediyorduk. Bizim taşınmamızla, ninem de rahatlamış oldu, kolay değil onca eşya ve ilave altı kişiydik.

Zelzeleli günlerin sıkıntıları yavaş yavaş geride kalmaya başlamış normal hayata dönmüştük, benim de mektep çağım gelmişti. O tarihlerde okul kelimesine aşina olmadığımızdan mektep kelimesini kullanıyorduk. Yıl 1934’te ben 5 yaşında gibi hesaplanıyorum ancak ocak doğumlu olduğumdan mektepler açılana kadar neredeyse bir yaş daha alıyor olmam nedeniyle altı yaşında sayılıyordum. En azından ben kendimi altı yaşında sayıyordum. O gün annem beni yıkadı, yatırdı, “yarın baban seni mektebe götürüp alırlarsa yazdıracak” dedi.

O alırlarsa lafı beni çok korkutmuş, acaba beni okula alacaklar mı diye düşünmekten, o gece gözüme uyku girmemişti. Sabahleyin babam, beni eşeğin arkasına bindirdi. Kendisi de semere bindi. Belime sıkı yapış dedi. Yapıştım beline ve mektebe gittik. Eşekten indik babam bir yer bulup eşeği bağladı ve benim elimden tutup, mektebin büyük giriş kapısından içeri girdik. On basamak merdivenden çıktık. Bir kapı daha açtık geniş bir salon. Salonun her tarafı mektep sıraları ile dolu idi. Salon çok geniş idi sonra öğrendim ki burası daha önce cami imiş. İçeride sadece bir hoca, bir de sonradan hademe olduğunu öğrendiğim, yaşlı bir dede duruyordu. Hoca bizi gördü, yanına çağırdı, benim doğum tarihimi sordu, benim yerime babam cevap verdi ve beni mektebe kaydettiler.

Babam pencereden atarım dediği ilk evladını mektebe kaydettirmişti, benim de tüm kaygılarım sona ermişti. Eve döndüğümüz zaman, annem, ablam, ağabeyim hepsi beni öptüler, haydi bakalım çok çok oku, sen de hoca ol dediler. Ben okula gittiğim müddetçe hep hoca olma hayalini kurmuştum.

Mektebin açılış günü geldiğinde hazırdım. Annem bana güzel bir kumaştan çanta dikmişti. Mektep için neler alınacakmış diye saydıklarımızın tamamı alınmıştı. Bir alfabe, bir defter, kalem, silgi, bir de dört tarafı tahta çerçeveli çantama sığacak vaziyette bir kara tahta, kara tahtayı silmek içinmiş beraberinde bir sünger ve bir kalem büyüklüğünde tebeşir.

Birkaç gün sonra babam kızının mektebe başlaması şerefine bir kuzu kesip mektepte vazifeli olan herkese ve de komşulara et dağıtmıştı. Böylece ben mektepli Zühre Helebi oldum.

Mektebe gideceğim sabahlarda annem, “Zühre kalk gidiyorsun” diye seslendiğinde, hemen yataktan fırlar hızlıca hazırlanırdım. Okumayı çok seviyordum ve oldum olası da çok sevdim. Atatürk’ün Latince yazılmış Türk alfabesini o yıl çok çalışarak okumayı da yazmayı da öğrendim.

Ertesi yıl yani 1935’te de sabırsızlıkla açılmasını beklediğim mektebimizde yine Remziye ve Memnune hocalar eşliğinde derslere devam ettik. Ben daha da başarılı olmaya başlamıştım. Alfabedeki şiirleri çok güzel okuyorum ve sesim de güzelmiş diye, hocam bütün şiirleri bana okuturdu. Evde ailece şiir okuma çalışması yapardık.

Artık arkadaşlar edinmeye başlamıştım. Zengin, fakir aile çocukları bir aradaydık. Oğlan kız ayrımı yok, hepimiz aynı mektepteydik. Teneffüse iki defa çıkıyorduk. Her gün evimizden getirdiğimiz öğle yemeklerimizi, kimim yerde, kimimiz sıranın üzerinde yedikten sonra hademeler oraları temizliyorlardı.

Bir gün Remziye Hocam beni tahtaya kaldırdı bir şeyler söyledi ve yazmamı istedi. Söylediklerinin hepsini yazdım, sonra “yazdıklarını oku bakayım” dedi. Ne oldu bilmiyorum sanki dilim tutuldu, bir türlü kendi yazdığım cümleleri okuyamıyorum. Remziye Hoca “Zühre nasıl okuyamazsın, onları sen yazdın” dediyse, yazdığım yazıyı bir türlü okuyamadım. Enseme bir tokat attı, “aklın başına gelir” dedi, O tokat benim çok ağrıma gitmişti. Hem de arkadaşlarımın önünde çok utanmıştım. O gün çok ağladım. Akşam anneme babama hem anlatıyor hem de ağlıyordum. Herkes beni “Hocanın vurduğun yerde gül biter” diye teselli etmeye uğraşmıştı.

Böyle günler geçe dursun ev sahibimiz Hamdi amca kendilerinin geleceğini söyleyerek evden çıkmamızı istemiş. Babam başka bir ev buldu oraya taşındık. Bahçe içinde bir evdi. Galiba bir Rum amcanın eviymiş. Mektebime biraz daha uzakta olmuştuk ancak önemi yoktu. Babam sabah eşeğin arkasına beni bindirip mektebin önünde indiriyor ders bitiminde eve kendim geliyordum. Taşlı topraklı yollar kışın yağan yağmurlarla çamur olsa da pabuçlarım çamur olmasın diye taşların üzerinden seke seke, atlaya atlaya giderdim.

Artık arkadaş grubumuz da olmuştu. Yadigâr, Cavidan, İkbal, Aziz, Rüstem bir de Arap Mensure bir de ben. Teneffüsümüz uzun değildi, ama bize oyun oynamak için yetiyordu. Mektepte kaç çocuk okuyoruz bilmiyordum. Arkadaşlarım beni çok severlerdi. İçimizde yalnız İkbal biraz karamsardı. Hiç yoktan küslük çıkarır, bahçenin bir köşesine oturur, yüzünü asardı. Gidip onun gönlünü alır ikna eder, yine hep beraber oynardık. Arap Mensure ölüyü güldüren bir çocuktu. Kapkara bir yüz içinde kırmızı bir dil. Bazen de bizleri güldürmek için durup dururken dilini çıkarırdı, hepimiz gülmekten kırılırdık.

Bir gün okuldan dağılmadan evvel, Memnune Hocamız ayağa kalktı, bizleri susturdu ve “çocuklar annelerinize söyleyin, yarın sepetlerinize yağlı yemek koymasınlar, peynir, zeytin, yumurta, varsa meyve koysunlar. Yarın sabah mektebe şu saatte geleceksiniz ve hepimiz topluca buradan ALAMAYA’ya gezmeye gideceğiz” dedi. Sevincimizden çıkan gürültüyü hocalarımız zor bastırmıştı.

Eve gidinceye kadar hayalimde geziyi canlandırmıştım. Anneme de babama da söylediğimde tamam ancak hava güzel olur, yağmur yağmazsa dediler. Eyvah ya yağmur yağarsa korkusu sarmıştı. Aklıma geldikçe yağmur yağdırmasın diye Allaha dua edip durdum.

O sabah Babam çalışmaya Pili Köyü’ne ve çok erken gideceğinden beni okula götüremeyecekti, okula yürüyerek gideceğimden annemin beni erken hazırlaması gerekiyordu. Babam çok erken saatte gidince nasıl olsa daha vakit var diye Annem biraz daha yatınca uyumuş kalmış. Biz uyandığımızda güneş epeyce yükselmişti. Saat kaç olmuştu bilmiyorum, O zamanlarda bizde saat ne gezer ya zenginlerde ya da memurlarda olurdu. Biz ancak zamanı güneşe bakarak tahmin ederdik.

Annem beni çarçabuk giydirdi, sepetim akşamdan hazırmış zaten. Sepeti kaptığım gibi yola koyulduk. Annem, yolun bir kısmında eşlik edip beni okula gönderdi. Ben o taşlı yolları nasıl yürüyüp aştığımı bilmiyorum. Mektebe geldiğimde, mektebin önünde benden başka hiç kimse yoktu. Mektebin kapısını açmak için zorladım, açılmıyor. Belki içeridedirler diye epey bekledim. Hiç çocuk sesi duymayınca, gittiklerine kanaat getirdim ve eve geri döndüm. Eve kadar dayansam da eve gidince bağıra bağıra ağlamaya başladım. Annem çok üzüldü, yanaklarımı öptü, “ağlama yavrum, seni babanla ikimiz Alamaya’ya götürürüz söz”, dedi. Sonra ablam araya girdi, gelin sizi Dilber teyzelere götüreyim, onların salıncakları var, sallanırsınız dedi ve kardeşimle ikimizi alıp götürdü. O gün ablam bizi akşama kadar Dilber teyzelerde onların çocukları Mediha ve Hatice’yi de yanına alarak, salıncağa bindirdi saatlerce bizi eğlendirdi, salladı. Alamaya gezisini unutturmaya çalıştı. O günden sonra Alamaya’ya kaç defa gitsem de o günkü arkadaşlarımla gidecek olma zevkinin ve heyecanının yerini tutmadılar.

“Alamaya” diye anılan Şehir merkezine 4 km uzaklıkta bulunan dağın yamacında bir mekân. İstanköy Adasında M.Ö. 460 yılında doğmuş olan Hipokrat babası gibi hekim olmuş ve adada Antik Yunan ve Roma’da tıp ve sağlık tanrısı Asklepios’a adanmış bir sağlık merkezi kurmuş hem tedavi hem de tıp eğitimi verdiği bir okul haline getirmişti. Hipokrat’ın ölümünden sonra da uzun yıllar sürdürülen bu merkez günümüzde artık bir ören yeridir. Hipokrat’ın çalışma yerleri, ilaç yaptığı yerler korunmuş duruyor. O mekânı bekleyen, sorumlu bir de Türk aile vardı. Tarih kokan bir yerdir. Adaya her kim gitse orayı ziyaret etmeden dönmez.

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM SONU……

Post Views: 284
Önceki yazı

İSTANKÖYLÜ  KIZ  ZÜHRE

Sonraki Gönderi

TOKİ ÖNÜNE DÖNER KAVŞAK ŞART

Ali Dizdar

Ali Dizdar

Sonraki Gönderi
TOKİ ÖNÜNE DÖNER KAVŞAK ŞART

TOKİ ÖNÜNE DÖNER KAVŞAK ŞART

  • Çok okunanlar
  • Yorumlar
  • Son Haberler
Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Taşın Vicdanı, Suyun Dili

Ekim 12, 2025
BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

BİRAZ DA BİZ ÇOCUKLARI DİNLEYİN !

Mart 9, 2025
Ceviz Ağacının Hafızası

Ceviz Ağacının Hafızası

Ağustos 27, 2025
Bir çakma kilise iki yoldaş…

Bir çakma kilise iki yoldaş…

Ağustos 25, 2022
Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

Savaş Mağduru Öğrencilerden Mektup Var

0
Nebati Margarinler Çağı

Nebati Margarinler Çağı

0
Pirus Generali

Pirus Generali

0
Bizden Karikatürler

Bizden Karikatürler

0
Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Güncel Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026
ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

ULVİ PUĞ’DAN (PAZAR”LIK”)

Mayıs 31, 2026
Mustafa Yıldız’dan

Mustafa Yıldız’dan

Mayıs 31, 2026

Kategorilere Gözat

  • BASINDAN
  • BİLİM TEKNOLOJİ
  • BİZDEN KARİKATÜRLER
  • ÇEVRE
  • ÇİZER
  • DÜNYA
  • EĞİTİM
  • EKONOMİ
  • GENEL
  • GEZİ
  • GÜNCEL
  • GÜNÜN SÖZÜ
  • Hafta Ortası Karikatürü
  • İMECE DER
  • KADIN
  • KİTAP TANITIM
  • KONUK YAZAR
  • KÖŞE YAZISI
  • KÜLTÜR VE SANAT
  • MEDYA
  • MİZAH
  • MÜZİK
  • ÖYKÜ
  • ÖZEL HABER
  • ÖZEL RÖPORTAJ
  • POLİTİKA
  • SAĞLIK
  • ŞİİR
  • SOSYAL MEDYADAN
  • SÖZ BİZDE
  • SÖZ SİZDE
  • SPOR
  • STK
  • TURİZM
  • Uncategorized
  • YAZARLAR
  • YEREL YÖNETİMLER
  • YORUM

Son Haberler

Murat Asın çizdi…

Murat Asın çizdi…

Haziran 3, 2026
ELLERİNDE PATLADI!

ELLERİNDE PATLADI!

Haziran 1, 2026


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.

Sonuç yok
Tüm Sonucu Görüntüle


Künye: İmtiyaz sahibi: Engin Şirin

Genel Yayın Yönetmeni: Engin Şirin

Yayın Kurulu: Abit Dursun, İlhan Çifçi

Mazlum Vesek, Mustafa Yıldız

İletişim Bilgileri: 0533 656 43 73



Köşe yazıları yazarların görüşlerini ifade etmektedir. İçeriklerine ilişkin her türlü sorumluluk yazarına aittir.


© 2025 Sözbizde Tüm Hakları Saklıdır.