Yolculuk, benim için önce keşfetme, sonra da sıkıntılarımı aşma çabası bir nevi.
Keşfetme denince tabii önce gidilen şehirleri anlıyorum.
Şehir dediğiniz ne ki; cadde, sokak, mimari, kurulduğu yer ve tabii ki yaşayan insanların bütünü…
Bütün bunlar şehri ya da yeni sözcükle kenti oluşturuyor.
Sonra biz onda aradığımız şeyin peşine düşüyoruz. Tıpkı Calvino’nun Görünmez Kentler’de,1 “Bir kentte hayran kaldığın şey onun yedi ya da yetmiş yedi harikası değil, senin ona sorduğun soruya verdiği yanıttır.” dediği gibi.
Denebilir ki kente sorulan sorular ne ola ki!
O kadar çok ki! Daha doğrusu merak ettiğiniz her şey…
Peki, sıkıntı ne?
Aynı gökyüzü altında yürünen caddeler, gizini milyonlarca kez çözmeye çalıştığınız ara sokaklar, önünden geçtiğiniz meydandaki ağaçlar, tıraş olduğunuz berber dükkânı, fırın, kenarda ip gibi dizilmiş evler, çok sevdiğiniz park…
Bütün bunlar yüreğinizde kıpırtılara yer açmıyor, yeknesak bir pazar öğleden sonra sıkıntısı gibi içinize oturmuşsa, Nâzım’ın dediği gibi “işiniz fena!”
İşte o zaman bilmediğiniz diyarlarda sıkıntınıza merhem arayacaksınız.
Yanınızda; Talat, Mahmut ve Remzi Hoca ve eşleri Mediha, Ayşe ve Fulya Hanım gibi dostlar olacak.
Eğitim camiasından gelen bu insanlar onca yılın imbiğinden süzülmüş, darbelerden payına düşeni almış, işinden edilmeyi bile göze almış insanlar…
Buna karşın doğru eğitimin çocukların yaşamlarını değiştireceği ilkesinden hiç vazgeçmemiş, sonra da ülke insanının demokrasi içinde yaşamasını dert etmiş insanlar.
Şimdi yolun bir yerinde moladayız, yani emekliyiz artık.
Sakin bir yaşam hepimizin amacı…
Tabii bu ülke gündeminin ruhumuzda oluşturduğu karabasanı aşabildiğimiz oranda.
***
Nisanın on biriydi, sözünü ettiğimiz dostlarla sözleştiğimiz gibi sabahın sekizinde arabaların başındaydık.
Yolumuz, önce Marmaris sonra da Demre.
Yolculuklar hep erken başlar ve serin bir hava o telaş içinde insanın yüzünü yalar, azıcık da üşütür. Bizde de böyle oldu, İzmir’in nisan ayında insanı çok da üşütmeyen havası böyleydi.
Dört aile iki otomobile sığdık.
İzmir Torbalı, oradan Aydın otobanına çıkınca ilk mola yerimiz Aydın’a yakın bir benzinlik oldu.
***
Fikret Otyam ustanın da bir yolculuk hikâyesi var:
1963’te, o dönem çalıştığı Cumhuriyet gazetesi, Usta’yı röportaj için Elbistan’a (Maraş’a) gönderir.
Usta, yazıya, “…Seher yeli esiyordu otomobilin yanına vardığımda. Elbistan uyanıyordu toz duman. Toz duman ki düşman başına bile değil…” diyerek başlamış.
Sonra Usta düşer yola, Elbistan’ı karış karış gezer, insanların dertlerini yazıya geçirir. Ve o yazılar ki bir dönemin sosyal tarihine kaynaklık eder.
Gene başka büyük bir yazar Ahmet Haşim, 1928’de Avrupa seyahatine çıkacaktır.
Vapur rıhtımdan hareket eder, O anda Usta’da bir tereddüt baş göstermiştir. Gitmekle gitmemek arası bir şey!
“Durup dururken sevgili alışkanlıklarımdan, kitaplarımdan, dostlarımdan, yatağımdan, geceliğimden, terliklerimden ayrılıp…” ne diye Avrupa’ya gidiyorum diye hayıflanıp durur.
Ancak sonradan bu duygusunun yersizliğini anlar ve Venedik’ten başlayarak onlarca Avrupa kentini günü gününe o tarihlerde çıkan İkdam gazetesi için yazıya döker.
Tabii ilk günde yaşadıklarının da yersizliği böylece ortaya çıkmış olur.
***
Tabii ki bu ustalar gibi kendimi bir yerlere koyacak değilim.
Ancak biz de sekiz öğretmen arkadaş koyulduk yola; onca yerleri geçip aştıktan sonra önce Marmaris sonra Demre’de aldık soluğu.
İzmir’den yola çıktığımızda, Otyam ustanın dile getirdiği ‘seher yeli esmiyordu’, Ahmet Haşim ustada olan pişmanlık belirtisi de hiçbirimizde yoktu.
Büyük bir zevkle gideceğimiz yerlere kanatlanıyorduk.
Program, bir gece Marmaris’te kalmak sonra da Demre’ye geçmek.
Demre’yi sonraya bırakıp Marmaris’ten kısaca söz edeyim:
Bir kez güneye indikçe her yer zengin yeşil dokuyla sizi karşılıyor.
Zeytinler, çam ağaçları, yeni açmış papatyalar, yol kenarlarını süsleyen mimozalar…
Ve tabii daha adını bilmediğim onlarca ağaç ve çiçek…
Dağ taş yeşile kesmiş …
Aydın’dan sonra sol yanınıza dağ silsilesi eşlik ediyor. Doruklarında karların olduğu Aladağlar sanki elinizi uzatsanız değecekmişsiniz gibi.
Arada karlı kaplı dik bölüm size göz kırpıyor.
Sonra da Toroslar başlıyor.
Tabii Toroslar denilince Yaşar Kemal’i hatırlamamak elde mi!
Yerleşim yerleri bu dağların eteklerinden başlıyor; ova ve denize dik yamaçlarla iniyor.
İlk durağımız Marmaris de böyle bir yer.
Bir yanı dağa yaslanmış sonra denizle dağ arasındaki düzlükte şehir.
İlk orada kaldık.
Her yer turistlere göre düzenlenmiş.
Kafeler, restoranlar, tur tekneleri, oteller, sonra apart oteller…
Sahilde güneşlenen turistten geçilmiyor.
Alıştığımız şehirler gibi değil burası…
Oturacağımız normal bir kahvehane bulamadığımız bir yer olarak kaldı Marmaris aklımda.
İkincisi de daracık sevimli sokakları olmayan, her şeyin piyasaya sürüldüğü bir yer.
Gezi için elbette devamını yazacağız.
***
MEVLÜT KAPLAN…
14 Şubat 2026’da sonsuzluğa uğurladığımız yazar ve yayıncı İvriz Köy Enstitüsü mezunu Mevlüt Kaplan için buluştu dostları geçen hafta.
Anmada, Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği Mandolin Orkestrası’nın konseri, özgeçmişin anlatıldığı belgesel ve dostlarının anlatımları vardı.
Bekir Yurdakul da sunumu yaptı.
Mevlüt Kaplan, Köy Enstitülü öğretmenlerin son kalan süvarilerinden biriydi. O kuşağın naturasında çalışkan olmak, ülkesi için her şeyi göze almak temel ilkelerden.
Kaplan da böyleydi, yazdığı altı yüzün üzerinde kitabı, 96 yaşında olmasına karşın hiç yitirmediği enerjisi ve çalışkanlığı herkeste hayranlık uyandıran bir yanıydı.
‘Ne yaptımsa ülkemin iyiliği için yaptım.’ cümlesi galiba bütün enstitülü öğretmenlerin mottolarından biri olduğu gibi onun da inandığı ve uğruna mücadele ettiği bir ilkeydi.
Makal, Baykurt, Apaydın ve daha onlarca enstitü çıkışlı yazarda bu cümlenin çağrıştırdığı anlamı görürsünüz.
Onlar, köyün aydınlanmasını, ülke çocuklarının gözlerindeki sevinç ışığının çoğalmasını istiyorlardı.
Tabii sonraları bu yüzden başlarına gelmeyenin kalmadığını da biliyoruz.
Mevlüt Hocam, benim, Hatay Benim Büyülü Semtim2 kitabım için oturduğu semti anlatan bir yazı vermişti.
İzmir’e geldiklerinde yerleştikleri semtti anlatılan.
Hoca’nın en son İvriz’i anlattığı kitabını okumuştum.
Akşehir’in Ökes köyünden okula gidişi, kayıt için çektiği çile ve sonra öğretmen olarak okulu bitirişi…
O kuşak çok cefalar çekti bilindiği gibi.
Yoksulluk en başta gelen sorundu. Buna karşın Cumhuriyet onları okuttu, öğretmen olmaları için yollarını açtı. O kuşak da bu yapılanları hiç unutmadı, köyü aydınlatmayı kutsal bir görev olarak gördü.
Mevlüt Hoca bu neferlerden biriydi. Yazdığı kitaplar, örnek bir aydın oluşu hiç unutulmayacak.
Işıklar içinde uyu sevgili Hocam.
……………….
1 Görünmez Kentler, Calvino, Çeviri: Işıl Saatçıoğlu, anlatı, 37. Baskı: Ekim 2025, YKY, 208s.
2 Hatay Benim Büyülü Semtim, Salim Çetin, monografi, Heyamola Yayınları, 2019, 179s.
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/27822108/salim-cetin/izmirden-ciktik-yola














