Kalp sadece atan bir kas değil; yaşadığımız hayatın nabzını tutan, her anımıza şerh düşen sarsılmaz bir tanıktır.
Kalp, modern hayatın gürültüsünde çoğu zaman duyulmaz. Ama tribünlerde yükselen bir sloganla, ekranda donup kalan bir görüntüyle, bir toplumsal yarayla birlikte aniden hızlanır. Çünkü yalnızca bedenin değil, toplumun da bir dolaşım sistemi vardır ve damarları kalpte buluşur.
Kırık kalpler sendromunu hiç duydunuz mu?
Hastane koridorlarının hepimize öğrettiği gerçek şudur: Bazı kalp krizlerinin sebebi kireçlenmiş bir damar ya da pıhtı değil, tek bir cümledir. Çünkü dilin zehri, kanın akışından daha hızlı yayılır.
Aralık 2025’te oynanan Somaspor-Bursaspor maçında, futbolla hiçbir ilgisi olmayan bir isim tribünlerde yankılandı: Leyla Zana.
Bir kadın, bir Kürt siyasetçi, bir simge…
Ve ona yönelen cinsiyetçi, aşağılayıcı, kolektif bir öfke dili. Bu dil, yalnızca hedef aldığı kişiyi yaralamaz; onu üreten topluluğun kalbinde de derin bir nekroz bırakır.
Kalp, her lokmayı hatırlar. Kalp diyet yapmaz; ama hesabı tutar. Toplumsal olarak neyle beslendiğimizi de…
Elias Canetti’nin hatırlattığı gibi; kitle içindeki insan, kendi vicdanının ritmini unutup “kitlenin tek bir devasa kalbine” dönüşebilir. Tribün, insana o tehlikeli anonimliği sağlar. Anonimlik sorumluluğu gevşetir. Sorumluluğun gevşediği yerde dil sertleşir, kalp hızlanır, vicdan susar. Kalp artık öfkenin pompasını çevirir.
’90’lı yılların faili meçhul cinayetlerinin “Beyaz Toros”ları, “Yeşil” figürü, güvenlikçi hafıza; tribünlerde yalnızca birer sembol, kötü birer anı olarak kalmaz. Bedenlere girer, nabza karışır, dili sertleştirir.
Zihnimizdeki fırtınalar, kalbimizde an gelir deprem yaratır. Çünkü sürekli düşman üreten bir zihin, bedeni de sürekli alarma geçirir. Öfke bir refleks haline geldiğinde, kalp bunu “tehdit” olarak okur.
Kalp bazen yaşadıklarımızı değil, taşıdıklarımızı kaldıramaz; yorulduğunu bağırarak değil, susarak anlatır.
Otoimmün hastalıklarda beden kendini tanıyamaz. Düşman sandığı şey, kendi hücresidir.
COVID-19’da ölümcül sitokin fırtınasını hatırlıyor musunuz?
Savunma refleksi öfkeye dönüştüğünde hedef şaşar. Bedende olduğu gibi toplumda da. Tribünlerde yükselen bu öfke de böyledir. Kendi kadınını, kendi farklılığını hedef alan bir toplum, aslında kendi kalbine saldırmaktadır.
Bugün her birimizin kalbi ortalama 100 bin kez attı. Peki biz, bu kalbi sürekli öfkeyle, korkuyla, düşmanlıkla besleyen bir toplumsal ritim içinde ne yapıyoruz?
Metabolizma bozulduğunda sayı üretir; şeker yükselir, tansiyon artar. Kalp yorulduğunda ise duygu üretir.
Bugün yaşananı yalnızca “bir tezahürat olayı” olarak okursak, kalbin verdiği sinyali kaçırırız.
Kalp anlatır.
Metabolizma açıklar.
İkisini birlikte dinleyen, bedeni ve toplumu zamanında fark eder.
Bir ülkenin kalbi hızlanıyorsa, orada bir adaletsizlik ya da derin bir sevgisizlik tıkanıklığı vardır.
Şifa, önce bu dili reddetmekle; sonra kalbin tanıklığına kulak vermekle başlar. Çünkü kalp anlatır, metabolizma açıklar; ama yalnızca vicdan iyileştirir.
Ve belki o zaman, bir futbol maçında atılan bir sloganın neden bir ülkenin kalbini hızlandırdığını anlayabiliriz.
Bir toplum kendi kalbine saldırmaya başladığında, mesele artık siyaset değil; hayatta kalma meselesidir. Kalp susuyorsa, bağıran öfkeyi değil, yorulan hayatı dinlemek gerekir.
Sahada Kürt yok. Tribünde yok. Ama slogan Kürtlere.
Bu bir karşılaşma değil; adresini kaybetmiş bir öfkenin sesidir.
Peki neden Soma?
Soma yalnızca bir facianın adı değil; tutulamamış bir yasın, yarım kalmış bir adaletin yeridir. Yerin altında bedenler kalmış, yerin üstünde acı tamamlanamamıştır.
Bir toplum ağlayabildiği yerde iyileşir; ağlayamadığı yerde acı, öfke kılığına girer.
Yas tutulamayan toplumlarda acı kaybolmaz; yön değiştirir ve sessizce kendi kalbine yürür.
Kalbin yeniden yavaşlayabildiği tek yer barıştır; çünkü barış, tutulabilmiş bir yasın, iyileşmeye cesaret etmiş bir toplumun nabzıdır.
Sağlıcakla kalın.
Kalbin günlüğü: Bir toplum kendi kalbine neden saldırır? – Zeki Gül – Evrensel














