I.
Televizyonda, Afrika’da yokluk, yoksunluklar içinde, bir deri bir kemik, aç susuz yaşamaya çalışan insanları izlemişti geçenlerde. İçi yanmıştı. Hâline şükretmişti. Kendisini bu ülkede, bu koşullarda yaşatan koşullara bin şükür etmişti. Dünyanın adaletsizliğine isyan ederken kendi ayrıcalıklı yaşamından utanmıştı. Başkalarının, dünyanın durumuna bakıp bir türlü anlamlandıramadığı ilahi adalete isyan ederken diğer yandan o gizli isyanından dolayı iç ürperiyor, art arda tövbeler ediyordu.
II.
Televizyon karşısında çakılıp kalmıştı. Eşi, “Allah aşkına çevir şu kanalı, içim şişti felaket haberleri izlemekten!” demişti, duymazdan gelmişti. Ekrandaki insanların kentleri üzerine yağan bombalardan kurtulmak için günlerce sığınaklarda korku ve yoksunluklar içinde titreye titreye konuşmalarını, dünyaya seslenip yardım istemesini içi burkularak dinledi. Savaş ne kadar kötü bir şeydi. Kendi ülkesini kuran adamın “Vatan savunması için olmayan her savaş cinayettir.” sözünü anımsadı, onunla gurur duydu. Eşi yeniden seslendi: “Duymadın mı beni aşkım? Lütfen değiştir şu kanalı, eğlenceli bir şeyler bul, bir dizi aç, biraz içimiz açılsın!” Art arda bastı tuşa, iki aşk arasında kalmış bir adamın çaresizliğini konu edinmiş bir diziye gelince durdu.
III.
Kredi ile aldıkları dairelerine taşınalı altı ay olmuştu. Zorluyordu ödemeler ama eski, riskli bir ev almaktansa bu yepyeni binadan bir daire satın alarak güven içinde yaşamak daha mantıklı gelmişti her ikisine de. Pırıl pırıldı evleri, bir çizik bile yoktu duvarlarında. Tertemiz, aydınlık, ferah!.. Yıllar sonra kredi ile de olsa ilk kez evleri olmuştu. Şükrettiler Tanrılarına. Kendilerine ait bir evleri vardı ya, her şey yoluna girerdi zamanla, borçlar da ödenirdi, sıkıntılar da geride kalırdı. Depremler ülkesiydi bu ülke. Yıllardır sürekli uyarıyordu bilim insanları, depreme uygun evlerde oturun, gerekli dönüşümleri de devlet, belediyeler bir an önce sağlasın diye. Öyleydi evleri, yeni, güvenli, kale gibi… Öyle demişti müteahhit. Kale gibi evler yaptık size, demişti.
IV.
Son “İmar Barışı” ile binalarına tapu ve ruhsat almışlardı. Ailecek nasıl da mutlu olmuşlardı. Televizyonda Heredot Babaları “Abilerim, ablalarım, amcaların, teyzelerim!.. İmar barışı geldi. Devlet sizi düşünüyor.” diye yani “Geeel geeeel, binanı nasıl yapmış olursan ol, binanız ne kadar riskli olursa olsun geeeel, bastır parayı al tapuyu ruhsatı!” diye çağrı yapar yapmaz koşmuşlar, tapularını ruhsatlarını almışlardı. Artık, devlet, belediye gelir de evimi başıma yıkar mı korkusu kalmamıştı. Cıvıl cıvıl bir yaşam vardı bu evde.
V.
Bir ay kadar önce, sokakta röportaj yapan delikanlının üzerine yürümüş, “Senin niyetin ne? Seni kim salıyor nifak tohumları serpesin diye bu milletin üstüne? Sen Avrupa’da insanların nasıl zorluk içinde yaşadığını biliyor musun? Onları göstersene! Avrupa’da, Amerika’da marketlerdeki, benzin istasyonlarındaki kuyrukları göstersene!.. Çek git şurdan, çek git, kırmayayım şimdi mikrofonunu kameranı!” diye bağırmıştı. Nasıl insanlardı bunlar!.. Bir insan devletini kötülemek için bu kadar istekli nasıl olurdu!.. Ülkenin nasıl kalkındığını; yapılan yolları, köprüleri, hastaneleri, havaalanlarını; sağlıkta, savaş sanayiinde, ekonomide yapılan mucizevi gelişmeleri nasıl göremezdi!.. Din düşmanlarının, devlet düşmanlarının son çırpınışlarıydı bunlar!.. Şükürsüzlerin, kıymetbilmezlerin son çırpınışları…
VI.
Göz gözü görmüyordu. Toz toprak ağzına, burnuna dolmuştu, soluk almakta zorlanıyordu. Üzerindeki ağırlık hareket etmesini zorlaştırsa da sol kolu boşluktaydı. Bedeninin değişik noktalarından gelen acılar, ağrılar içinde sol eliyle sağı solu yokladı, oldukça dar bir alanda kısıp kaldığını anladı. Arada başına ve çevresine yeni toz ve moloz parçacıkları dökülmekteydi. Başını oynatıp eşini, çocuklarını görmeye çalıştı, göremedi. Genzini yakan toz toprağı birkaç kez tükürerek ardından onlara seslendi, ses gelmedi. Bir daha, bir daha seslendi, yine ses gelmedi. Sonra kısık, zorlayarak çıkarabildiği ses tonuyla “Kimse yok mu?” diye seslendi. “Kimse yok muuu? Kimse yok muuuu? Kimse yok muuuu?..”
VII.
Namazını kıldıktan sonra müteahhit M. Bey avuçlarını açıp Tanrısına şükretti. Bölgede binlerce bina yapılabilecek bir fırsat doğmuştu ve elbette bu iş için kendisinden daha uygun kişi, kendi şirketinden uygun şirket yoktu.
VIII.
Atanmış Bey’in de ifade ettiği gibi, evet, depremin ardından gelen sellerde gerçi 15 kişi can vermişti ama toprak da yağmura, suya kavuşmuştu!.. Yoksa bu yıl kuraklık canımıza okuyabilirdi!.. Şimdilik bir yıl daha kuraklık sıkıntısını atlatmıştık!.. Ölenler için elbette üzülüyorduk ama kader diye bir şey vardı ve ona karşı gelinemezdi…
IX.
Kendisine mikrofon uzatan sokak röportajcısına “Ben öyle takım tutar gibi parti tutmuyorum. Kim daha iyiyse ona oy veririm. Kime oy vereceğimi bilmiyorum, henüz bir karar veremedim. Tamam iktidarın kimi hataları var ama muhalefet de bana pek umut vermiyor. Sanırım kime oy vereceğim konusunda son güne kadar bekleyeceğim.” dedi. Sonra gazeteciden bir spor gazetesi aldı, ilk sayfasına keyifle baktı, gazeteyi koltuk altına koydu. Telefonunu çıkardı, arkadaşını aradı, “S…! N’aber birader? Nasıl koymuşlar sizin takıma öyle dün!” dedi. “Oğlum ben demedim mi sana erken havaya girdiniz diye, bir de bize yenilirseniz o şampiyonluğu rüyanızda görürsünüz siz. Ha ha haaa!.. Küfretme lan. Hadi lan, kazanırken iyi de kaybedince mi hakem makem… Ağlama oğlum!.. Ya da hadi ben kapatayım da sen ağla. Ağla oğğğluuummm, bazen iyidir ağlamak, gereklidir, rahatlatır insanı!..”














