Tarih tekerrür etmiyor; biz öğrenemiyoruz.
1938’de Almanya ve Avusturya’da kırılan camlar hâlâ parlıyor, sadece yerleri değişti.
O cam kırıkların arasında bugün Gazze’nin çocukları yürüyor.
9 Kasım 1938 gecesi, insanlar uykudayken sokaklar cam kırıklarıyla doldu.
Yahudilere ait evler, dükkânlar, sinagoglar saldırıya uğradı.
O gecenin adı “Kristal Gecesi” oldu.
Ama aslında o gece, insanlığın vicdanı kırıldı.
Ve bu kırık, insanlığın hafızasına bir utanç gecesi olarak kazındı.
Hitler’in Nazi rejimi, “bizden olmayan” herkesi hedefe koymuştu:
Yahudiler, sosyalistler, demokratlar, sendikacılar, eşcinseller…
Her biri birer hedef tahtasıydı.
Olaylar nasıl gelişti?
1938’de Hitler faşizmi, Almanya’da yaşayan 17 bin Polonyalı Yahudi’yi sınır dışı etti.
Polonya tarafından da ülkeye kabul edilmeyen bu insanlar iki ülke arasında sıkışıp kaldı;
çoğu soğuktan, açlıktan ve hastalıktan yaşamını yitirdi.
Bu vahşet karşısında 17 yaşındaki Herschel Grynszpan, ailesinin sınır dışı edildiğini öğrenince çaresizlikten Paris’teki Alman Büyükelçiliği’ni bastı ve bir konsolosluk görevlisini vurdu.
Naziler, bekledikleri bahaneyi bulmuştu.
Hitler’in yalan makinesi Goebbels düğmeye bastı, halkı kışkırttı.
Kasım’ın 9’unu 10’una bağlayan gece, kanlı saldırılarda 91 Yahudi öldürüldü, yüzlercesi ağır yaralandı.
Yahudilere ait yaklaşık 7.500 iş yeri yağmalandı, yüzlerce sinagog yakılıp yıkıldı, mezarlıklar tahrip edildi, kitaplara el konuldu.
Polis ve itfaiye olaylara kasıtlı olarak müdahale etmedi.
Olaylar 13 Kasım’a kadar sürdü.Dünya sessiz kaldı.
Ve o sessizlik, milyonlarca insanın ölümüne yol açacak kapıları araladı.
Bugün 2025 yılındayız.
Aradan geçen 87 yılda bilim gelişti, iletişim çağ atladı, insan hakları sözleşmeleri imzalandı.
Ama aynı sessizlik, aynı duyarsızlık bu kez Gazze’nin üzerinde: gözler kör, kulaklar sağır.
Gazze’de iki yıldır süren bombardımanlarda on binlerce insan hayatını kaybetti.
Resmî ve yerel kaynaklara göre 20 binden fazla çocuk,12 binden fazla kadın öldü.
Toplamda en az 68 bin insan yaşamını yitirdi.
Üç yüz bine yakın bina yıkıldı, enkazların altında hâlâ binlerce insanın bedeni var.
Yani, bir halkın geleceği — daha yürümeye doymamış çocuklar — birer birer toprağa düşüyor.
Hastaneler yıkılıyor, ambulanslar vuruluyor, okullar enkaz altında kalıyor.
Bir annenin kucağındaki son umut, bir çocuğun cansız bedeniyle sönüyor.
Artık savaşların, yıkımların canlı yayınlandığı bir çağdayız.
Her şey gözümüzün önünde oluyor: bombalar, çığlıklar, kül olan evler…
Ama en korkuncu şu: Gözlerimizle görüyor, kulaklarımızla duyuyoruz ama hâlâ susuyoruz.
Tarih, susanların yüzüne ayna tutar.
Ama biz o aynaya bakmaktan korkuyoruz.
Kristal Gecesi’nde insanlar “komşularına” sırtını dönmüştü.
Bugün de aynı körlük, farklı coğrafyalarda sürüyor.
O zaman camlar kırılmıştı, şimdi çocuklar kırılıyor.
O zaman kitaplar yakılmıştı, şimdi okul defterleri yanıyor.
O zaman mezarlıklar tahrip edilmişti, şimdi hastaneler bombalanıyor.
Tarih, bize aynı dersi tekrar tekrar anlatıyor: Bir halkın acısına duyarsız kalmak, bir gün o acının gelip seni bulacağı gerçek.
Hiçbir inanç, hiçbir ideoloji, hiçbir toprak parçası, bir çocuğun hayatından daha kutsal olamaz.
Kutsallık aranıyorsa, çocukların gözlerine bakmamız yeterli.
Onlar, insanlığın düşü ve gerçeğidir.
1938’de Kristal Gecesi’nde kırılan camların sesi Avrupa sokaklarında yankılanmıştı.
Gazze’deki sessizlik ise bugün insanlığın yüreğinde yankılanıyor.
Ve o yankı bize bir kez daha gösteriyor ki:
Hâlâ ders çıkarmamışız.
Çünkü bugün, adını bile bilmediği silahları İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu’ya verdiğini söyleyen
ve İsrail’in bu silahları “iyi kullandığını” övünçle dile getiren bir ABD Başkanı var.
Kristal Gecesini yaratan Hitler faşizmi yenildiğinde: “Faşizm bir daha asla!” demiştik.
Peki… neden hâlâ faşizm dünyayı kasıp kavuruyor?
Asaf Demirhan














