– Eee Seyfullah Beyciğim, ne var ne yok görüşmeyeli? Nasıl gidiyor senin inşaat işleri?
Seyfullah Bey, gür ve fırça gibi kaşlarını önemli bir şey söyleyecekmiş gibi yukarı kaldırdı. Derin bir soluk aldı. Oldukça iri bir badem biçimindeki gözlerinin ortasındaki iri, kara gözbebekleri bir ışıklandı bir söndü. Alt dudağını üst dudağının üstüne doğru uzatıp kafasını üç kez salladı. Karşısındaki eski dostlarından, elli altmış yıl öncesinden sınıf arkadaşı Muhittin Bey’in gözlerinin içine kaygılı bir bakış attıktan sonra,
– Şükür, bugünümüze şükür Muhittin Beyciğim.- diye yanıt verdi.- Yani şu seçim kaygılarımız olmasa daha iyi olacağız da.
Çok eski arkadaş olmalarına karşın birbirlerine hep “Beyciğim” diye seslenirlerdi. Yıllarca aynı cemaat içinde bulunmuşlar, durumlar değiştiğinde aynı gün birlikte eski cemaatlerinden çark edip yeni döneme ayak uydurabilmişler, birlikte defalarca hacca gidip gelmişler, duruma göre badem bıyık, duruma göre çember sakal bırakmışlardı. Şu anda ikisi de kırarmış çember sakalları ile aynı tornadan çıkmış görünümlü, dolgun dudaklarını açığa vuran gri bir leke gibi dudak üstlerini dolduran bıyıkları ile günün cemaat modasına uygun durumdaydılar. Her ikisinin de üzerindeki kruvaze yakalı parlak ceketler ve boyunlarındaki parlak kırmızı kravatlar bu görüntüyü daha da bütünlüklü kılmaktaydı. Cumaları hiç aksatmazlar, cuma namazı çıkışlarını mutlaka sosyal medyalarında fotoğraflayarak paylaşır ve altına mutlaka bir sure ya da ayetten birkaç cümle paylaşırlardı. Arada böyle buluşur, hem özlem giderirler hem de gündeme ilişkin düşünce alışverişinde bulunurlardı. Elini, eski dostunun omuzuna koyarak sözlü olarak da onayladı Seyfullah Bey’i; pembe tombul yanaklı, toparlak burunlu, kısık maviş gözlü Muhittin Beyciği:
– Çok doğru söylüyorsun. Bu milletin ferasetine güvenmek istiyorum ama benim de arada içime afakanlar basmıyor değil. İçerde dışarda ne kadar şer odağı varsa birleşti bu sefer. Bizim insanımız saf. Kanar mı kanar bunlara. Kanıyor da. Kimsenin memleketin nereden nereye geldiğini gördüğü yok. Düne kadar kıçı açıkta gezenler şimdi don deseni beğenmez oldu. Azıcık kendine iğnenin ucu batan yumurtlayacak tavuk gibi bağırıyor. Gençler bir başka âlem, hep şikâyet, hep şikâyet!..
– Hep iman tahtamızın çürük olmasından kaynaklanıyor bunlar. Menfaatçi insanlar olmuşuz. Herkes ağa olmak istiyor. Marabasız nasıl ağalık olacağını sorgulamıyor kimse. Şükretmeyi unuttuk. Düne kadar bizim partiden birini görünce yerlere kapananlarda bile bir burun kıvırma, mesafeli mesafeli duruşlar, daha azgınında laf atmalar, çemkirmeler… Sanki ötekiler iktidara gelse bunları başına taç edecek!..
– Ne desen haklısın. Gerçi bu durumda yapılacak olan şey de belli. Seçim öncesi atacaksın önlerine biraz avanta, koyacaksın ceplerine üç beş kuruş, atı alan Üsküdarı geçecek. Sonrası kolay. Sahi senin damatla ilgili o yolsuzluk dosyası ne oldu?
– Ne olacak yahu? Bir telefona bakar bu işler. Altı üstü beş milyarlık bir şey. Yahu beş milyarlık yolsuzluk diye bir şey mümkün mü? Bugün beş milyara, bir ihale için aracılık yapacak ikinci sınıf adamlar bile burun kıvırıyor. Bari doğru dürüst rakamlarla çıkın ortaya da biraz inandırıcılığınız olsun, değil mi? Neyse, delil yetersizliğinden tek celsede kapandı o dava.
– Oh, şükür şükür!.. Maşallah çok becerikli çıktı senin damat. Herkese nasip olmaz böylesi. Hayali ihracat söylentileri de vardı basında, muhalif televizyon kanallarında bir ara onunla ilgili…
– Hepsine hem ceza aldırdık hem de tekzip gönderip yayınlattık. Yahu yurt dışına carambola meyvesi gönderip ülkeye bir sürü döviz kazandırıyor çocuk, hemen “hayali ihracat” iddiaları… Hayatında carambola görmüş mü acaba bunu söyleyenler? Şeklini şemalini, rengini tadını bilir mi? Ama ille baltalayacak ya ekonomiyi…
– Ben de bilmiyorum laf aramızda, nasıl bir şey yahu o?
– Türkiye’de yetişmiyor ki Seyfullah Beyciğim, nereden bileceksin? Malaya Yarımadası’na özgü, yıldız şeklinde, ekşi-tatlı bir meyve. Ben de yemedim hiç. Güneydoğu Asya, Pasifik Adaları ve Çin’in birçok bölgesinde yetişiyormuş. İnternetten gördüm, okudum öğrendim. Ismarlayalım bir ara yurt dışından da bir tadına bakalım birlikte, bu dünyadan bir carambole yemeden göçüp gitmeyelim.
– Helal olsun senin damada!.. Türkiye’de yetişmeyen meyveyi bile ihraç edip ülkeye dünyanın parasını kazandırıyor. Bu vatan evladı daha nasıl hizmet etsin bu vatana? Bir insan kafaya koydu mu tekeden süt sağar diye boşuna söylememiş eskiler.
– Eyvallah, eyvallah!.. Senin damadın o kara para aklama davası ne oldu?
– Dava sürüyor. Davayı açan avukat içerde şu anda, başka bir davadan attırdık içeri. Yahu kara para aklama ile benim damat gibi milliyetçi, vatanperver, kalbi imanla dolu birinin ne ilgisi olabilir? Gününün yarısını ibadetle geçiren, ülkeye kaç tane mabet yaptırmış adamın bu tür işlerle ne ilgisi olabilir? Sonra kara para ne demek yahu? Açılan davada iddia edilen paralar dolar. Yani yeşil.
– Bir şey çıkmaz o davadan. Senin damadın “ihaleye fesat karıştırmadan” da beraat ettiğini duydum, çok sevindim.
– Yahu o davanın açılması bile saçma idi. İhale açılmadı ki fesat karıştırsın çocuk. Direkt benim damadın şirketine havale edildi iş. İtibar meselesi elbette. Ondan iyi, bu işin altından kalkabilecek bir başka şirket yok ki!.. Bin kere şükürler olsun Rabbim ikimize de tam gönlümüze göre, çalışkan, işbilir, becerikli damatlar ihsan etti. Haksız mıyım?
Bu söz üzerine ikisi de gevrek gevrek güldüler göbeklerini hoplata hoplata.
– Şu seçim vartasını da bir atlatabilsek… -dedi Seyfullah Bey.
– Hayır dileyelim de hayır olsun. -diyerek onun sözünü tamamladı Muhittin Bey. Sonra aklına birden gelivermiş gibi sordu arkadaşına:
– Yahu damat damat deyip duruyoruz, sen geçenlerde bizim Ramazan Beyciğimizin kızının nikâhında şahitlik yapmıştın. Hani şu gâvur damatla evlenen kızının. Ramazan Beyciğim nasıl izin verdi kızının bir gâvurla evlenmesine?.. Kızı da alıp Amerika’ya götürmüş diye duydum nikâhtan bir süre sonra. Ne iş yaparmış o damat, senin bir bilgin var mı?
– Sorma sorma… Avukatmış. Bir de insan hakları aktivistiymiş. Bütün dünyada nerede insan hakları ihlali varsa oraya gidermiş, onların haklarını savunurmuş!.. Sen madem avukatsın, yap adam gibi mesleğini, Allah’ın acımadığına sen mi acıyacaksın!.. Allah’ın sürünmesine izin verdiğine sen mi engel olacaksın? Ne menfaatin olacak acısan, avukatlık yapsan? Böyle bir ortalık kızıştırıcısı!.. Kızla da okumak için Amerika’ya gittiğinde tanışmışlar. Kızda da akıl!.. Memlekette bir Müslüman evladı hayır süt emmiş delikanlı kalmamış gibi git elin sünnetsiz ıstavrozcusuna gönül ver!.. Ramazan Beyciğim çok direndi ama kız Nuh demiş peygamber dememiş. Beni de şahit yaptılar üstelik. Olsan bir türlü, olmasan iki türlü. Sonuçta Ramazan Beyciğimin hatırı var. Bir günaha ortak olduk ya, Allah affetsin artık. Sen asıl şimdi anlatacağımı dinle.
Seyfullah Bey sözünün burasında konuşmasına ara verdi. Karşı tarafta merak duygusu uyandırmak isteyen bu kısa boşluktan sonra arkadaşının açılmış gözlerle kendisine bakmakta olduğunu görünce burnundan bir kez soluyup yeniden konuşmaya başladı:
– Nikâhtan birkaç gün sonra hayırlı olsun’a gittik. Damat, elinde yabancı bir mecmua, kapağında Afrika’daki çöp gibi kalmış yarı çıplak insanların fotoğraflarının olduğu bir dergi, onu okuyor. Ama oturuşu bir göreceksin. Yayılmış koltuğa yarı yatar yarı oturur vaziyette. İnsan kayınpederinin karşısında böyle oturur mu yahu? Bu nasıl çağdaşlık, bu mu Batı kültürü? Bizim damatlar karşımızda el pençe divan durur. Edep terbiye almış çocuklar bizimkiler. Bu sarı kafalı öyle mi? Dur sen, asıl bombayı şimdi patlatıyorum, daha doğrusu o patlattı da ben şimdi nakledeyim. Sohbete başladık biz Ramazan Beyciğimle. Ramazan Beyciğim ÇED raporu ile üç beş ağaç kestiği ve vatanın kalkınması için üretime başlayacağı yeni altın madeni ile ilgili çevreci geçinen kalkınma düşmanlarından söz ederken senin damat zaaart diye osurmasın mı?
– Yok artık!..
– Sonra hiçbir şey olmamış gibi gözümüzün içine bakarak güldü, pozisyonunu bile bozmadan elindeki mecmuayı okumaya devam eti.
– Ya kız, kız yok muydu o anda orada?
– Olmaz mı? Oooh, rahat ola aşkım! -dedi.
– Yuh olsun! Çivisi çıkmış bu dünyanın iyice! Rabbime bin şükürler olsun bana münasip gördüğü damattan dolayı.
– Benden yana da bin şükürler olsun! Böyle bir damat! Allahım, büyük konuşmayayım ama yazdınsa boz!.. Biliyorsun benim küçük kız da İngiltere’de okuyor. Senin iki numara Hollanda’da mıydı?
– Evet, Rabbim şaşırtmasın, Rabim doğru yoldan ayırmasın!.. Evin içinde osuran bir damat!.. Hem de gâvur!.. Hayali bile korkunç!.. Yok canım, benim kız yapmaz öyle bir şey. Yani inşallah yapmaz.
– Birazdan ezan okunur, kalkalım mı yavaş yavaş…
– Kalkalım kalkalım, gidip hem cumalarımızı kılalım hem de Rabbimize çocuklarımızı şaşırtmaması, şeytana uydurmaması için dua edelim.














