Benim çocukluğumda çocuklar okula başlarken öğretmene “Eti senin kemiği benim.” diye teslim edilirdi.
Öğretmenden dayak yiyip de eve döndüğümüzde eğer yediğimiz dayaktan sonra özellikle elimizde yüzümüzde iz kalmışsa bunu ailemize başka bir gerekçeyle, “Kapıya çarptım”la, “Düştüm, kafam taşa geldi”yle, “Arkadaşımla dövüştüm”le vb. açıklamak zorundaydık. Öğretmen dövdü desek “Sen ne yaptın da öğretmen seni dövdü?” cümlesinin ardından gelen ve sorusu olup da yanıtı beklenmeyen ikinci bir dayak, evde bizi bekliyor olurdu.
Benim ikinci sınıftan beşinci sınıf sonuna kadar öğretmenim değişmemişti: Pirağa Koç. İnce uzun, hafif sarışın, sarı bıyıklı, çatık kaşlı, kırklı yaşlarda, atletik yapılı bir öğretmendi. Karadenizli bir öğretmendi, “Dayak cennetten çıkmadur!” sözünü ilke edinmiş, okulun “disiplinli” öğretmenlerinden biriydi, kodu mu oturturdu. O küçücük yaşta, her gün, bir biçimde bizlerin canını yakmak için bir gerekçe bulma konusunda oldukça yaratıcıydı. Dayak faslı genellikle iki ana başlık altında toplanabilirdi: Kişisel “suç”lardan kaynaklı tekil dayaklar, sınıfça işlenmiş “suç”lardan kaynaklı sıra dayağı.
Pirağa Öğretmenimizin bir özelliği da hepimize sıra dayağı attığı dersten sonraki ders elinde kemanıyla gelip bize keman çalmasıydı. Belki de öfkeli ruhunu böyle dindiriyordu. Çok güzel keman çalardı ve biz “sevgili öğrencileri”, kaşımız gözümüz şiş, yüzümüzde kızarıklıklar ve morluklar eşliğinde kemanın o güzelim nağmelerine kendimizi teslim ederdik. Çünkü keman çalınan derste dayak olmazdı ve bunu bilmek müziğe, özellikle keman sesine olan aşkımızı depreştirirdi.
Ben sınıfın “en başarılı” öğrencisiydim. Bu nedenle “dayak yememe” konusunda ayrıcalıklıydım. Herkes hemen her gün bir gerekçeyle dayak yerken ben ya o gerekçeye dâhil edilmeyerek ya da öğretmenin bağışlayıcılığından hisselenerek iki üç günde bir dayak yerdim.
Az önce bilerek “en başarılı” dedim. “En çalışkan” demiyorum çünkü öyle doyumsuz bir iştahla ders çalışan öğrencilerden değildim. Muazzam bir belleğim vardı, öğretmenin anlattıklarını neredeyse bir kayıt cihazı gibi belleğime yazardım ve çoğu zaman bu bana yeterdi. Evde ise okul öncesi dönemden bile ilgi alanım olan resim yapma, şiir okuyup yazma, karikatür çizme, Tommiks-Teksas okuma gibi “etkinlik”lerle vaktimi geçirirdim. Babamın karşısında kucağımdaki ders kitabı içinde Tommiks-Teksas okuduğum yıllarımı hâlâ çocukluğumun en hoş “üçkâğıtçılık”larından biri olarak anımsarım. Ama öğretmenim özellikle resme olan merakımı “Aferin, güzel olmuş.” övgüsü ötesinde hiç değerlendirmedi, özel olarak desteklemedi. Bu iş için ortaokula başlayıp Ayten Çekin öğretmenimle tanışmayı beklemem gerekecekti ve ben orta 1’de Ayten Öğretmenimin, okulun olanaklarını harekete geçirterek sağladığı destekle, o yıl sonuna doğru İzmir Kültürpark’ta, kapı girişinde “27 Mayıs Ortaokulu Öğrencilerinden Halil Urgan’ın Resim, Şiir, Karikatür Sergisi” pankartı asılı bir pavyonda sergi açacaktım. Bu süreci daha önce başka bir anı-öykümde paylaşmıştım sizle.
Konuyu dağıtmadan gelelim bu yazının konusunu içeren anımıza.
Pirağa Öğretmenimiz sık sık, yapmayanların bedelini temiz bir sopa ile ödeyeceği ev ödevleri verirdi.
Bir gün, “Bugün eve dönünce hepiniz, bulunduğunuz semte neden o ismin verildiğini öğreneceksiniz. Sonra bunu yazıp yarın getirecek ve sırayla okuyacaksınız.” dedi.
Okuldan çıkıp eve dönerken kendi kendime düşünüyordum: “Bu ne biçim ödev? Bulunduğumuz semte neden o isim verilmiş? Neden olacak? Bir isim verilmese ya da her yere aynı isim verilse mektuplar nasıl gelsin de sahibini bulsun? İnsanlar, bilmedikleri bir adresi nasıl arayıp bulsun? …”
Böyle bir ödev yüzünden dayak yemenin âlemi yoktu. Evde oturmuş, defterime yazarken benim ödev yapmama pek alışık olmayan ağabeyimin ilgisini çekmiş olmalı, “Hayırdır? Ne yazıyorsun böyle?” diye sordu.
“Öğretmen saçmasapan bir ödev verdi. Bulunduğumuz semte neden o ad verilmiş, onu yazacakmışız.” diye yanıtladım.
“Eee, sen ne yazıyorsun?” deyince “Ne yazacağım, adres belli olsun diye, mektuplar yerine ulaşsın, arayan aradığı yeri bulsun diye.” diye yanıtladım onu.
“Olur mu öyle şey salak! Çabuk sil onu! Benim söyleyeceğim şeyi yaz!” dedi ağabeyim.
O “salak” sözcüğü o yılların hitap şekilleri içinde özellikle küçüğe yönelik bir klasik olduğu için durumun ciddiyetini hemen kavramıştım. Yazdığımı silip ağabeyimin söylediklerini aynen yazdım.
Ertesi gün ilk derste Pirağa Bey, “Herkes defterlerini açsın ve sırayla dün verdiğim ödevle ilgili yazdığını okusun.” dedi.
İlk öğrenciden itibaren “Mektuplar yerine ulaşabilsin diye. İnsanlar aradıkları bir adresi bulabilsin diye.” ŞAK! “”Adres belli olsun, semtler birbirine karışmasın diye.” KÜT! “Herkesin oturduğu ev bulunabilsin; mektup, telgraf gibi şeyler başka yere gitmesin diye.” PAT!
“ÇAT! PAT! KÜT!…” derken sıra bana doğru geliyor ve ben korkudan altıma işeyecek hâle gelmiş, bacaklarımı birbirine yapıştırmış, titreyerek bekliyorum.
Eli havada, “Oku!” diyor Pirağa Öğretmenim.
““Eskiden bizim orada bir kuyu varmış. Arılar bu kuyunun ağzına gelip petek yapmışlar. Bunu gören insanlar o günden sonra bu kuyuya “Ballıkuyu” demeye başlamışlar. Sonradan bu söz bütün semtin adı olarak benimsenmiş.”
Havada vurmak için hazır olan eli yumuşacık bir dokunuşla kafamı okşuyor. Öğretmenimiz beni pas geçiyor. Sonra kaldığı yerden devam: “PAT! KÜT! ÇAT!”
Ağabeyim bana Ballıkuyu’nun tarihini bilerek mi yazdırdı, yoksa akıl yürüterek uydurdu da mı öyle dedi, bugüne kadar hiç sormadım. Ama o üç cümlelik “bilgi” o gün, ödevini doğru yapmış tek kişi olarak hem kafam okşanarak beni onurlandırmış hem de yanağımı beş kardeşin “dördü çakar biri bakar” eyleminden korumuştu.
Böyleydi bizim çocukluğumuzda eğitim. Hoş, şimdiki eğitim sistemi daha mı güzel, bunu tartışmak bir anı-öykünün işi değil. Onu da siz düşünün ve bir karar verin.
Yaşıyorsa Tengrim uzun ömürler versin, öldüyse ışıklar içinde uyusun Pirağa Öğretmenim. Ona kızmıyorum. O dönemin eğitim sisteminin yarattığı bir prototipti, belki farklı koşullarda öğretmenlik eğitimi alsaydı farklı davranırdı. Işıklar içinde uyusun diye özellikle yazıyorum çünkü her tokatında gözümüzün önünde çakan şimşeklerin ışıklarını bir araya getirseniz onu sonsuza kadar ışıklar içinde yatıracak kadar olur düşüncesindeyim.
Son söz olarak şunu söyleyebilirim: Müzik iyidir. Keman sesi muhteşemdir. En azından benim çocukluğumda, benim eğitim-öğretim gördüğüm sınıfta kesinlikle böyleydi bu.














