Saat 07.00
Bugün pazar. Evde bir hareketlilik var. Büyükler kendi aralarında fısıltıyla konuşuyorlar, Çocuk ağlıyor. Ne oldu ki? Arada bir gelip Çocuk’un saçını okşuyorlar, omuzuna dokunup geçiyorlar. Çocuk, kafasını sallayarak ya da omzunu silkeleyerek karşılık veriyor bu hareketlere.
İyi de ne yapmış olabilirler Çocuk’u bu kadar üzecek ve darıltacak? Akşam, Anne, Baba, Çocuk bir süre salona kapanıp konuştulardı, sonra Çocuk ağlayarak odasına kaçmış ve kapıyı içeriden kilitlemişti. Ben bir süre kapı önünde beklemiş, kapı açılmayınca gidip kalorifer peteğinin yanına kıvrılıp yatmıştım.
Anne ile Baba’nın da yüzü asık. Birbirleriyle zoraki konuşuyorlar aslında. Ama birbirlerine dönük bir küslük olmadığı belli. İkisi birden sanki Çocuk’u üzecek bir şeyler yapmışlar ya da söylemişler. E, öyleyse de oturun karşısına özür dileyin, öyle dokunup, okşayıp geçmelerle olmaz ki!.. Keşke İnsanca bilseydim de ne olduğunu anlayabilseydim. Ama içimde kötü şeyler oluyor, olmadıysa da olacak gibi bir his var. Dilerim köpek hislerim beni yanıltır.
Saat 07.13
Anne de baba da kazak giymişler. Baba’da kazağın üstünde kara bir mont ve boynunda atkı var. Anne’de bir manto, kazağın üstüne yerleşmiş. Anlaşılan dışarısı mevsim normallerinin üstünde. Belli ki bir yere gidecekler. Çocuk onların gitmesini istemiyor olabilir mi? Çocuk kafasını masaya koymuş, arada titreyişlerini görüyor, giderek artan hıçkırıklarını duyuyorum. Anne gelip sarıldı ona, Çocuk, kafasını kaldırıp yalvaran gözlerle baktı Anne’ye. Ben anlamını bilmiyorum ama “Anne, ne olur yapmayın!” dedi. Anne başını iki yana sallayıp öne doğru eğdi. Sonra avuçlarıyla çocuğun yanaklarından süzülüp akan yaşları sildi. Çocuk’u alnından öptü. Sonra ağır hareketlerle ellerini çekti, kolları cansız birer nesne gibi bedeninin iki yanına asılı kaldı. O anda Baba, Anne’ye seslendi, Anne bu sese duyarlı bir robot gibi sesin geldiği yöne doğru yürüdü.
Çocuk, dönüp bana baktı, hemen koştum yanına, derdi nedir bilmiyordum ama dizlerine patilerimi koydum, gözlerimi gözlerine dikip “Merak etme, ben varım, ben senin iyi günde de kötü günde de yanında olacağım.” dedim. Çocuk Köpekçe bilmiyordu ama bakışlarımı okuyabiliyordu. Bana sıkı sıkı sarıldı. O sesli, ben içimden ağladım.
Saat 07.32
Baba, masadan otomobil anahtarını alıp cebine koydu. Evet, kesinlikle bizi bırakıp bir yere gidiyor bunlar. İyi de geri dönmeyecekler mi? Çocuk onların gidişine neden bu kadar çok üzülüyor? Daha önce de bizi evde bırakıp gitmişler ve günün herhangi bir saatinde geri dönmüşlerdi.
Baba, Çocuk’a “Hadi oğlum, gidiyoruz. Üstüne kalın bir şeyler al.” diye seslendi. Çocuk da mı gidiyor? Ya ben? Beni bırakıp nereye gidecekler ki? Çocuk gitmek istemiyor belli. “Baba, lütfen!..” diyor. Baba “Oğlum akşam konuştuk ya… Hadi, giy paltonu.” diyor. “Ben gelmeyeyim o zaman. Burada vedalaşalım.” diyor. Haydaa, ne demek şimdi bu? “Gel oğlum, Ver patiyi bakalım, Cano’nun mama vakti, Cano, haydi oğlum dışarı çıkıp gezelim biraz!” gibi sözleri anlıyorum ama hepsi bu kadar! Gerisi tahmin. Ama bu sabah, dün geceden günümüze sarkan gizemi çözemedim bir türlü. Çocuk, Anne Baba ile neden gitmek istemiyor? Çocuk yeniden ağlamaya başlayınca Baba sertleşiyor: “Oğlum yeter artık! Şimdi için yanıyor olabilir ama eve dönünce onca ders, kurs, okula gidiş geliş arasında başka şeye zamanın kalmayınca bana hak vereceksin! Bu işin bu kadar zaman alıcı, daha doğrusu zaman çalıcı olduğunu bilseydik hiç kalkışmazdık zaten buna. Bugün bu iş bitecek ve akşama eve dönmek için yola çıkacağız. Bu hâlde seni evde bırakıp gidemeyiz.” diyor.
Hiçbir şey anlamıyorum; okul ne, ders ne, kurs ne?
Yazın ilk günlerinden birindeydi. Bir Genç Kız’ın evinde doğmuşum ben. Üç kardeşim daha vardı. Annemiz çok güzel, cins bir Beagle idi. Nasıl mutluyduk annemizin kanatları altında… Sonra bir gün birileri geldi eve, Genç Kız’a bir tomar para verip kardeşlerimizden birini götürdü. Çok üzüldük elbette ama üç kardeş olarak birbirimize ve annemize sığınarak yaşamaya devam edecektik, ettik. Sonra bir gün Anne, Baba ve Çocuk geldiler doğduğum eve. Bir tomar para da onlar sayıp kucakladılar beni, arabaya koyup evlerine getirdiler. Arabada Çocuk beni kucağına alıp bana sarılır sarılmaz içim bir kaynadı ki ona, anlatamam!.. Annemi, kardeşlerimi unutmadım tabii ama bu Çocuk’a da öyle bir bağlanıvermiştim ki geçmişi unutup yeni yaşamıma hemen uyum sağlayıverdim. Onlardan önce bir adım yoktu. Onlar bana “Cano” adını koydular. Sevdim bu adı. Cano aşağı Cano yukarı!.. Ne güzel bir aileydi bu! Onlar benim sahibimdi ve ben sahipten yana çok şanslıydım.
O zaman da duymuştum “okul” sözcüğünü ama “tatil” diye bir sözcükle yan yana kullanmışlardı o zaman bu sözcüğü. Arada andıkları oluyordu ve “okula gitmek” diye bir şeyden söz ediyorlardı ama ben bu eve geldim geleli Çocuk bensiz hemen hemen hiçbir yere gitmedi. Zaten bir hafta kadar sonra evden ayrılıp buraya geldik. Burası da aslında bir ev ama buradakiler ona “Yazlık” diyorlar. Site dedikleri bir yerde bu “yazlık”lar. Burada kocaman bir havuz var. Bu havuzun kenarında bir sürü çocukla ve sitede kalanlardan iki ailenin köpekleriyle de arkadaş oldum ama tabii Çocuk’un yeri farklı. Benim en yakın arkadaşım o. Birlikte ne oyunlar oynuyoruz burada ne oyunlar!.. Günde iki üç kere de çıkıp geziniyoruz çevrede. Bazen ana caddenin ötesine geçiyoruz. Orada “deniz” dedikleri dalgalı dalgalı, ucu bucağı belirsin bir havuz var. Çevresindeki kumlara insanlar uzanıp yatıyor, satıcılar gezip bir şeyler satıyor. Sahil boyunca dondurmalar, insan yiyecekleri, içecekleri, gazeteler ve hediyelik eşyalar satan bir sürü dükkân var. Arada ben de giriyorum denize. Suyu tuzlu ama, içilesi su değil. Baba ile Anne, tatilden sonra yeniden evlerine döneceklerinden söz ediyorlar. Olsun, benim için nerede yaşadığım önemli değil ki!.. Onlar benim de Annem, Babam, çocuk benim can dostum!..
Çocuk hıçkırıklar içinde yerinden kalkıyor. Gelip bana sarılıyor. Ona “Çok üzgün olduğunu görüyorum ama şuna emin ol ki ben seni hiçbir zaman üzmeyeceğim. Haydi Anne’yi Baba’yı üzme. Belli ki bir yere gitmeniz gerekiyor. Ben uslu uslu beklerim burada. ” diyorum kendi dilimce. Anlıyor mudur ne, bana sıkı sıkı sarılıyor, içini çeke çeke ağlıyor.
07.44
Baba çocuğu omuzlarından tutup kaldırdı, sonra odasına doğru hafifçe itti. Çocuk’ta ağlama birden durdu. Odasına doğru hızlı adımlarla yürüdü.
Saat 07.48
Aa, Baba benim mama torbamla tasmamı da aldı eline. Beni de mi götürecekler? Bakın bu çok iyi olur. Hem Çocuk’a da destek olurum. Çocuk da çıktı şimdi odasından. Turuncu paltosunu giymiş. Çok yakışıyor ona bu palto. Baba’nın elindeki mama torbasını gördü çıkınca. Sanırım bu onu biraz teselli eder. Ama neden sevinmedi? Gözlerinden yine ince ince sızmaya başladı gözyaşları. Çocuk, Çocuk! Ben de geliyorum! Oynarız birlikte işte, hadi gül biraz!..
Çocuk ağlıyor. Baba ne dediniz, ne ettiniz siz bu çocuğa? Kötü bir şeyse benden çekeceğiniz var, sonra söylemedi demeyin.
Çocuk ayakta dimdik, gözlerini bana dikmiş öylece bakıyor. Arada yanaklarından kayıp giden birer damla yaş o güzelim turuncu paltosuna damlıyor.
Saat 07.50
Anne “Tamam mıyız, ben hazırım.” dedi. Baba “Çıkalım öyleyse.” diyerek tasmayı benim boynuma taktı. Sonra beni kucaklayıp çıkış kapısına doğru yöneldi. Geri dönüp Çocuk’a baktım. Anne, Çocuk’un koltuk altına elini sokup onu yürümesi için bir anlamda kibarca zorladı. Evden çıktık.
Dışarısı gerçekten de soğuk. Oysa sonbaharın daha ilk günlerindeyiz. Gökyüzünde altları grileşmiş, üstleri beyaz pamukçuklar bir yolculuğa çıkmış gibi şekilden şekile girerek topluca batıya doğru gidiyorlar. Uzaklardan mavi bir gökyüzü günün gelecek zaman dilimleri için umut veriyor. Belki kır gibi bir yere gideriz, hava da açar, Çocuk’la koşar, yuvarlanır, oynarız da oynarız.
Arabaya biniyoruz. Baba şoför koltuğuna oturuyor, Anne onun yanına. Biz Çocuk’la arkaya yerleşiyoruz. Çocuk bana sıkı sıkıya sarılıyor. Araba hareket ediyor. Çocuk hiç konuşmuyor. Çok konuşkandır aslında. Bugün ağzını bıçak açmıyor. Anlamıyorum, anlayamıyorum!.. Hiç değilse ne olduğunu bilsem!.. Belki o zaman ne yapabileceğimle ilgili bir fikrim olur!.. O bana öyle sıkı sıkı sarılıyor ki ben de patilerimle ona sıkı sıkı sarıldım.
Saat 08.55
Tahminimde yanılmamışım. Bir saatten fazla bir yolculuktan sonra her tarafı yemyeşil, toprak üzerinde pek çok çalılık bulunan, daracık bir oyukta yani yatağında bir çizgi hâlinde uzanan bir derenin kenarında, benim gibi ama her biri farklı farklı türlerde cins köpeklerin bulunduğu bir yere geldik. Cins köpeklerin mutlaka sahibi olmalı, acaba bunların sahibi kimdi? Her kimse sahipleri, hiç de iyi bakmamışlar bu arkadaşlara. Oldukça çelimsiz ve bakımsız görünüyorlar. Ben şimdi gidip sorarım onlara burada ne aradıklarını, sahiplerinin neden onlara kötü davrandığını. Benim gibi şanslı değil bütün köpekler, belli bu.
Ben camdan bakıp bunları düşünürken Baba otomobili durdurdu. Önce Baba, sonra Anne, en son sarmaş dolaş bir hâlde çocukla ben arabadan indik. Çocuk artık ağlamıyordu. Sevindim buna. Ağlayacak ne var ki? Bak ne güzel bir yere getirdi Baba bizi!
Biz arabadan inince fark ettim ki havada bulut kalmamış, gökyüzü maviye boyanmış, soğuk da oldukça kırılmış. Senin böyle bir günde derdin nedir be Çocuk? Gül artık gül, bak bugün çok güzel olacak!.. Hadi gel, karşıdaki köpeklerin yanına gidelim. Çocuk beni sıkı sıkıya kavramış, yere bırakmıyor.
Baba, benim kuru mama torbamı derenin kenarındaki bir kayaya dayayıp ağzını iyice açtı, torbayı katlayıp kâğıttan bir tencere hâline getirdi. Yoksa buradaki köpeklere mi getirmiştik benim mamalarımı? Bu ne kadar ince bir düşünceydi!.. Baba bana yenisini alırdı nasıl olsa.
Köpekler, Baba çekilene kadar çekine çekine baktılar karşıdan ona. Sonra her biri büyük bir hızla torbaya âdeta saldırıya geçtiler. Bu kadar mı aç kalmışlardı? Sahipleri nerede bunların? Bir yandan torbadaki mamaları yemeye çalışıyor bir yandan da birbirlerini itip kakıyor, hırlayıp birbirlerine diş gösteriyorlardı! Yok artık, bir tanesi diğerinin bacağını ısırdı gözümün önünde!..
Ben hâlâ beni sıkı sıkı tutan Çocuk’un kucağında hayret içinde onları izlerken Baba benim boynumdaki tasmayı çözdü. Beni çocuktan koparırcasına alıp yere bıraktı. Benim bütün dikkatim bir yandan birbirleriyle hırlaşıp duran bir yandan da benim mamalarımı yiyebilmek için o itiş kakış ortamında kafalarını torbanın içinde tutmaya çalışan köpeklere odaklanmıştı.
Saat 08.58
Ben öylesine bu acınası manzarayı seyrederken dönen tekerleklerin sesini duyarak geri döndüm. Otomobil, hızla uzaklaşıyordu. Belki Baba yeni mamalar alıp gelecektir bu zavallılara, var mı benim Baba gibisi, diye düşündüm. Onlar gelene kadar burada beklerim, belki bu köpeklerle de yazlıktaki köpekler gibi arkadaş olurum. Karınları doyunca sakinleşirler sanırım. Biraz sokulayım bakayım, belki onlara morallerini düzeltecek bir şeyler söylerim.
Merhaba, benim adım Cano! Sizlerin de birer adı var mı? Bu mamalar için birbirinize girmenize gerek yok. Benim Baba, birazdan döner ve hepinize yetecek kadar mamalar getirir. Sizin sahipleriniz nerede sahi? Ama bana neden hırlayıp diş gösteriyorsunuz? Benim mamalarımı yiyorsunuz, teşekkür edeceğinize böyle mi davranacaksınız bana? Sizin, sizi çok seven “Çocuk”larınız yok mu?
Saat 12.00
Nerede kaldı bunlar? Dilerim başlarına kötü bir şey gelmemiştir. Bu köpekler de hiç arkadaş canlısı değil. Torbada da bir lokma mama bırakmadılar. Acıkmaya başladım.
Saat 17.17
Çocuk, sen de mi özlemedin bunca saattir beni? Neler oluyor? Dönün artık. Ayrıca çok acıktım.
Saat 23.15
Karanlık, çok karanlık burası!.. Üstelik hava da bozmaya başladı. Çok soğuk. Bulutlar gecenin karanlığında birikmeye başladı. Her an yağmur yağabilir. Diğer köpekler dağıldı sağa sola. Hiçbirini göremiyorum şu anda. Çocuk, Anne, Baba!.. Neredesiniz? Neredesiniz?..














