İsim hafızamın çok zayıf olduğunu beni tanıyanlar iyi bilir. Görsel hafızam ne kadar güçlü idiyse isim hafızam o kadar ters orantılıydı yaşamım boyunca. Utanarak yazıyorum şu anda, yıl boyunca sınıftaki öğrencilerimin adını ezberleyemediğim çok olmuştur. Bunun bir çeşit hastalık olduğunu okumuştum bir yerde de ondan sonra vicdan azabım biraz dinmişti.
Ama bu, her ismi unutup gittiğim anlamına gelmemeli. Aksine, yıllar sonra bile kimi yaşadıklarım aklıma geldiğinde, adıyla sanıyla, anında zihnimin bir köşesinden “Ben buradayım!” diye el sallayan kişiler de vardır.
Deniz Ongan adlı öğrencim bunlardan biridir.
Öğretmenliğimin ikinci yılı. Meslekte çömez sayılırım yani. İlk yılımı bir acemi için oldukça başarılı geçirmiş ve yeni açılan iddalı bir dershaneye transfer olmuşum. Havalı değilim ama özgüvenim yüksek.
Yeni bir öğretim yılının ilk günü.
İzmir Konak’ta, şimdiki Konak Pier’in karşısındaki bir iş hanının ikinci katındaki Aşama adlı dershanede, üniversiteye hazırlık sınıflarından birine, ilk kez derse gireceğim.
Sınıfın kapısından adımımı atar atmaz gülüşmelerle karşılanıyorum. Öğrenciler bir bana bir de bana göre sol tarafta, en arka sırada, caddeye bakan pencerenin önündeki öğrenciye bakıyor. Ben de bakıyorum ona doğallıkla.
Gencimiz, iki bacağını kovboy filmlerindeki gibi önündeki sıranın üstünde ayak bileklerinin bulunduğu bölgeden birbiri üstüne atmış, kollarını oturduğu sıranın arkasına sallamış, bedeni öne doğru kaykılmış, dudaklarında ve gözlerinde düelloya davet eder pis bir gülümseme, öylece bana bakıyor. Maşallah tam bir insan irisi bizim delikanlı! Bir kafasında kovboy şapkası bir de dudaklarının kenarında, dişleri arasında sıkıştırılmış sigarası eksik! Masa üzerindeki ayakkabılarına da birer mahmuz taksanız hepten eksiği kalmaz…
Öğrencilerin gözü arada ona doğru çevrilse de şimdi ağırlıklı olarak benim üzerimde. Herkes göstereceğim tepkinin merakı içinde, bunu biliyorum.
Delikanlıyı görmemle gözlerimi ondan çevirmem bir iki saniye sürüyor. Tahtaya dönüyorum, alttaki tebeşirlik alanından beyaz bir tebeşir alıyorum, tahtanın sol üst köşesine dersin adını, “Türkçe” sözcüğünü, altına adımı soyadımı yazıyorum ve sınıfa dönüp,
“Bu yıl Türkçe derslerini birlikte işleyeceğiz. Umarım mutlu, keyifli ve başarılı bir yıl olur.” diyorum.
Bizim kovboy, arzuladığı ilgiyi görmemiş olmanın sıkıntısı ile sanırım, yerinde biraz kıpırdıyor, bacaklarının yerlerini değiştiriyor, alttakini üste, üsttekini alta aktarıyor, görmezden geliyorum.
“İçinizde Mısır Tanrısı Oziris’i bilen var mı?” diye soruyorum. Ses yok.
“Oziris, ölülerin cennete mi cehenneme mi gideceğini kararlaştıran tanrı.” diyorum. “Sırası gelen ölüye yalnız iki soru sorup hüküm veriyor: ‘Yaşarken keyif aldın mı, keyif verdin mi?’ ‘Keyif aldım ama vermedim.’ ya da ‘Keyif verdim ama almadım.’ diyenlere: ‘Öyleyse doğru cehenneme!.’ diyor. ‘Hem keyif aldım hem keyif verdim.’ diyenlere ‘Öyleyse, sen cennete!..’ diyor. İşte sevgili gençler, birlikte olacağımız bu bir yılın sonunda hepimiz birlikte geçireceğimiz saatleri ya cennete ya da cehenneme çevirmiş olarak yollarımızı ayıracağız. Ben kendi adıma keyif almaya ve vermeye adayım. Siz de bana katılırsanız sanırım derslerimiz oldukça eğlenceli geçecektir.” diyorum.
Sınıfta yüreğimde ılıklığını hissettiğim pozitif bir hava esiyor. Gözler onaylanmış bir ünlemi fısıldıyor bana. Artık arkaya bakan pek yok. Sınıfın dikkati benim üzerimde.
Tahtaya geçip yıl boyunca işleyeceğimiz bütün konuları sırasıyla başlıklar hâlinde yazıyorum. Sonra bunların sınavdaki soru ağırlıklarından, nasıl ve ne zorlukta sorulduklarından söz ediyorum. Sorulan sorulara yanıt veriyorum.
Ders bitiyor. Kovboyuma hiç bakmadan sınıfa “Haydi bakalım, görüşmek üzere. İyi dersler size.” deyip kapıyı açıyor ve sınıftan çıkıyorum.
Kovboyum toparlanıp ayağa kalkana kadar sınıf boşalıyor. Kapının arkasında beklemekte olan ben, sınıfa tekrar giriyorum. Kapıyı kapatıyorum. Şimdi sınıfta, sadece sınıfın ortasına kadar yürümüş olan kovboyla ben varız. Şimdi tam karşı karşıya iken kalıplarımızı daha net olarak karşılaştırma şansım oluyor. Ben 1.70’lik bir adamım, kovboy en az 1.90 var. O yıllarda ben çerden çöpten bir adamım, o ise beni ende de ikiye katlar en azından.
“Adın ne senin?” diye soruyorum.
“Ne yapacaksın adım?” diye soruyor.
“Seninle konuşmak istediğim bir şey var, ondan soruyorum. Sana ulan falan diye seslenmemi istemezsin sanırım. Adını söyle ki adınla seslenebileyim sana.” diyorum.
“Deniz Ongan.” diyor
“Deniz’ciğim, kaç yıldır dershanelere gidip geliyorsun?”
“Bu dördüncü yılım.”
Bir an düşünüyorum. Deniz dershane yaşamında benden kıdemli. İki yıl takıyor bana kafadan. Bir üst devreye saygı duymak askerlikten ve bürokrasi geleneğinden bizde âdettendir. Deniz’e söylemiyorum elbette bunu ama içimden geçen ilk düşünce bu kıdem işi oluyor.
“Deniz’ciğim, senden bir ricam var.” diyorum.
Ne ki, der gibi gözümün içine bakıyor.
“Bak şimdi, sen bu derste acayip karizma yaptın.” diye başlıyorum sözlerime onun anlayacağı dille. Şimdi sana özenen, senin gibi olmak isteyen başkaları da çıkacaktır dershanede. Senin kanadın altına sığınıp senin gibi davrananlardan bir dershane çetesi oluşma olasılığı bugünden sonra yüzde doksan. İşte bu yüzden seninle konuşuyorum şu anda. “
Eee, sadece gel hoca, der gibi bakıyor Deniz.
“Bak, bu günden sonra sana her yol serbest. Benim dersimde istediğini yapabilirsin. Sana tek kelimeyle ağzımı açmayacağım. Amaaaa…. Ama senin gibi davranan, sana özenen, sana sığınmaya çalışan herhangi biri olursa onun ağzını burnunu dağıtacaksın. ‘Ulan geri zekâlı,’ diyeceksin, ‘ben böyle davrandığım için dört yıldır bu dershanelere gidip geliyorum, bir baltaya sap olduğum da olacağım da yok hayatta. Sen bana özenip bir halt olacağını mı sanıyorsun?’ Aynen bunu söyleyeceksin ve bu dershanede iki tane Deniz Ongan olmayacak.”
Deniz’in gözleri iri iri açılıyor. Bir şeyler söylemek istiyor, kafası karmakarışık şu anda, konuşamıyor.
“Tamam, şimdi bir şey söyleme bana. Bu bir tekliftir. Bu teklifimi yarına kadar düşün. Yarın ilk derse girmeden Öğretmenler Odası’nın kapısı önünde buluşalım. Sen bana sadece “Kabul.” ya da “Ret.” diyeceksin. Hepsi bu. Kabul dersen yarın yazılı bir sözleşme yaparız seninle. İleride senden kaynaklı eylemlerin adli tek sorumlusunun ben olacağıma, senin de sana benzemek isteyenleri yola getirmek için her şeyi yapacağına dair sözleşme. Altını karşılıklı imzalarız. Ret dersen ben derse girmeden doğru İdare’ye gideceğim. “Ya Deniz ya ben!” diyeceğim. Onlar beni gönderirse ben giderim, seni gönderirse sen gidersin. Çünkü başka türlü benim bu kurumda çalışabilmem mümkün değil.”
Deniz put gibi donmuş biçimde bana bakıyor. Ellerimle kollarını iki tarafından kavrayıp sıkıyorum, hafifçe silkeliyorum. En az yirmi santimetre yukarı bakarak gözlerimle gözlerini buluşturduktan sonra,
“Hadi ben şimdi gidiyorum. Yarın benim ilk dersim sizin sınıfa. Sen yarına kadar iyice düşün taşın ve sabah bu işi netleştirelim ve güne ona göre başlayalım.” diyorum. O dudakları hafif aralık ama kıpırtısız öylece yüzüme bakıyor. Gülümsüyorum; dönüp kapıyı açıyor, sınıftan çıkıyorum.
Ertesi sabah, Öğretmenler Odası’nın kapısına vardığımda Deniz’i orada beni bekler durumda buluyorum. Elinde sınıf defteri var.
“Hocam, daha vakit var, sen acele etme, rahatça çayını kahveni iç. Ben gidip bizimkileri toparlayıp yerlerine oturtayım. Yoklamayı da alırım zil çaldıktan sonra, siz gelene kadar ortamı derse hazır hâle getiririm.” deyip ekliyor. “Boş verin sözleşmeyi mözleşmeyi. Bizde söz sözdür.”
O yıl hemen her hafta “Deniz dershaneden atılsın.” konulu bir öğretmenler toplantısı yapıldı. Bir tek ben itiraz ettim.
“Benim dersimde kuzu gibi bu çocuk. Nedir sorun anlamadım ki?” diyordum itiraz ederken.














