BİRLEŞE BİRLEŞE KAZANMA ZAMANI!
Malatya’nın Hekimhan ilçesine bağlı Hasançelebi, Akmağara, Köylüköyü ve Başkınık’ta maden sahasının genişletilmesine yönelik girişim, birkaç parselin, birkaç tarlanın ya da birkaç köylünün meselesi değildir.
Bu, sermayenin kârı ile halkın yaşamı arasındaki çelişkinin somut bir örneğidir.
Bir tarafta daha daha fazla üretim, daha fazla altın ve kâr hesabı…
Diğer tarafta suyu, toprağı, tarlası, bahçesi, deresi, merası, hayvanı, ağacı, balığı, kuşu ve çocuklarının geleceğiyle yaşayan halk.
Sermaye için toprak, külfet, diğer yönüyle çoğu zaman üretim maliyetinin bir parçasıdır.
Köylü için ise toprak yaşamdır.
Su, şirket bilançolarında bir girdi olabilir.
Köylü için su hayattır.
Derenin akışı bir şirket açısından yalnızca teknik bir ayrıntı olabilir.
Köylü için o dere; çocukluğudur, tarlasıdır, hayvanıdır, hafızasıdır.
İşte asıl çelişki burada başlıyor.
TOPRAĞIN DEĞERİ ALTININ DEĞERİNDEN BÜYÜKTÜR
Hasançelebi, Akmağara, Köylüköyü ve Başkınık’ın bahçeleri, tarlaları, su kaynakları, dereleri, mesire alanları, türbeleri ve ziyaret yerleri bir şirketin bilançosuna sığmaz.
Bir pınarın kayadan çıkmasını kaç liraya hesaplayabilirsiniz?
Bir derenin yıllardır aktığı yatağın fiyatı nedir?
Bir çocuğun temiz suda oynayabilmesinin ekonomik karşılığı var mıdır?
Bir annenin çocuğuna sağlıklı bir gelecek bırakma hakkı kaç ton altın eder?
Hiçbirinin fiyatı yoktur.
İnsani değerimizi koruyarak; yaşamın her şeyini paraya çevirerek dünyayı yok edecek anlayışın karşısında birleşerek durmak zorundayız.
Bugün maden şirketlerine verilen teşvikler, destekler ve kolaylıklar tarıma, hayvancılığa, kooperatiflere ve köylerin üretim gücüne yönlendirilseydi; ceviz, üzüm, armut, elma, fasulye, nohut ve buğday üretimi güçlendirilseydi, bu toprakların gerçek zenginliği çok daha geniş bir toplumsal değer yaratabilirdi.
KÂRIN SINIRI YOK, YAŞAMIN SINIRI VAR
Kapitalist üretim düzeninin temel sorularından biri şudur:
“Ne kadar kâr edebiliriz?”
Yaşamın sorusu ise bambaşkadır:
“Bundan sonra nasıl yaşayacağız?”
Daha fazla maden, daha fazla üretim ve daha fazla kâr uğruna su havzalarının, tarım alanlarının ve ekolojik dengenin nasıl etkileneceği sorusu ikinci plana itilirse, bunun bedelini şirket sahipleri değil, halk öder.
Kirlenen suyu köylü içer.
Verimsizleşen toprağın yükünü üretici taşır.
Hayvanlarını kaybeden köylü zarar eder.
Göç etmek zorunda kalan genç köyünü terk eder.
Ekolojik tahribatın bedeli toplumun sırtına yüklenir.
Kâr özelleştirilir, zarar toplumsallaştırılır.
İşte buna itiraz etmek gerekiyor.
BU MÜCADELE SADECE HEKİMHAN’IN DEĞİL
Bergama’dan Kazdağları’na…
Karadeniz’den Aydın’a, Muğla’ya…
Tunceli’den Manisa’ya, Erzincan’a kadar Türkiye’nin farklı bölgelerinde halkın doğayı ve yaşam alanlarını savunma deneyimleri birikti.
Dünyanın farklı coğrafyalarında da insanlar aynı soruyla karşı karşıya kaldı:
Şirketlerin kârı mı, halkın yaşamı mı?
Bu deneyimlerin bize öğrettiği en önemli şey şudur:
Tek tek insanların karşı koyması yetmez.
Köy köy, mahalle mahalle, ilçe ilçe örgütlenmek gerekir.
Bilim insanı, hukukçu, mühendis, çiftçi, işçi, esnaf, genç, kadın ve emekli aynı masada buluşabilmelidir.
Çünkü yaşam alanlarının korunması birkaç “çevrecinin” işi değildir.
Çevre mücadelesi aynı zamanda emek mücadelesidir.
ŞİMDİ BİRLEŞME ZAMANI
ÇED süreci halkın anlayabileceği biçimde izlenmeli.
Bütün belgeler kamuoyuna açık olmalı.
Bağımsız bilim insanlarının görüşleri alınmalı.
Su, toprak, tarım, hayvancılık ve insan sağlığı üzerindeki etkiler bilimsel olarak araştırılmalı.
Hukuki itirazlar zamanında yapılmalı.
Her köy kendi içinde örgütlenmeli; köyler arasında ortak bir mücadele komitesi oluşturulmalı.
Çevre örgütleri, meslek odaları, sendikalar, hukukçular, bilim insanları ve demokratik kitle örgütleriyle dayanışma kurulmalı.
Gerektiğinde basın açıklamaları, toplantılar, yürüyüşler ve hukuka uygun demokratik eylemler yapılmalı.
Örgütlenmiş köylü, dayanışma içindeki halk ve bilimsel bilgiyle güçlenen toplumun iradesi ve direnci kırılamaz.
HALKI HALKA KARŞI KULLANMAYA İZİN VERİLMEMELİ
Bu süreçte fırsatçılar, fırıldaklar, köylüler arasına nifak sokmaya, bölüp parçalamaya çalışan işbirlikçilerin çıkması olasıdır.
Şirketlerle ekonomik ilişkiler kurunlar, farklı gerekçelerle maden faaliyetini destekleyen simsarlar köy köy destekçi arayıp cephe oluşturacaklardır.
Bunları kişisel düşmanlığa dönüştürmek yerine bütün ekonomik ilişkilerin ve karar süreçlerinin şeffaf, belgeli ve denetlenebilir olması istenmelidir.
Halkı birbirine düşürmek, mücadeleyi bölmek ve ortak iradeyi zayıflatmak isteyenlere karşı toprağın, suyun zehirlenmesini, ağaçların kuruyup doğamızın iliç yaptırmayalım.
Mesele, bir köylünün diğer köylüye karşı kazanması değildir.
Asıl mesele, yaşamın kazanmasıdır.
BEŞİKTE BASTON DA AYNI AĞAÇTAN!
Bu mücadelede beşiği ağaçtan yapılan bebek var.
Çocuğunu derede çimdiren anne var.
Tarlada çalışan babasına azık götüren çocuk var.
Öğrencinin çantasında ağaçlardan imal edilen kalem, defter var.
Tarlasını ekip biçen çiftçi vardır.
Bastonuna dayanarak yürüyen yaşlı vardır…
Bizden sonra ne kalacak?
Çocuklarımıza altın madenleri mi bırakacağız?
Yoksa temiz su, verimli toprak, yaşayan dereler, ormanlar, tarlalar ve üzerinde özgürce yaşayabilecekleri bir ülke mi?
Bunun kararını bugün vermek zorundayız.
BİRLEŞE BİRLEŞE KAZANACAĞIZ
Bugün Hekimhan’da savunulan yalnızca bir köyün toprağı değildir.
Savunulan halkın yaşam hakkıdır.
Savunulan suyun ortaklığıdır.
Savunulan toprağın üretme hakkıdır.
Savunulan çocukların geleceğidir.
Savunulan geçmişten geleceğe taşınan kültürel ve inanç değerleridir.
Bu nedenle Hasançelebi, Akmağara, Köylüköyü ve Başkınık halkı yalnız değildir.
Türkiye’nin dört bir yanındaki yaşam savunucularının deneyimi bu mücadelenin yanındadır.
BİLGİYİ BİLİNCE DÖNÜŞTÜRME!
Sermaye örgütlüyse, halk da örgütlenmelidir.
Sermaye birleşiyorsa, emekçiler ve köylüler de birleşmelidir.
Sermaye kâr için sınır tanımıyorsa, yaşamı savunanlar da dayanışmanın sınırlarını büyütmelidir.
Başka toprağımız yok.
Başka suyumuz yok.
Başka köyümüz yok.
Başka çocuklarımızın geleceği yok.
Toprak bizimdir.
Su bizimdir.
Yaşam bizimdir.
Şimdi: Yaşamı savunmanın zamanı.
“Ya bizler kentlerimizin kirlenmesini ortadan kaldıracağız ya da kentlerimizin kirlenmesi bizleri.”
Hadi hayırlısı…














