Partimde hiçbir yere aday olmamıştım. Bir gurup partili arkadaşım aday gösterdi, ben de istedim ve Türkiye’nin en büyük ilçelerinden biri olan, yaşadığım Konak’ta İlçe Başkanı adayı oldum. İşte bütün olanlar da bundan sonra başladı.
Öncelikle delege sayısının %10 undan fazlasının adaylık imzasını almalıydım. Her gittiğim kapıda” seni, aileni tanıyoruz, hayırlı olsun, ama imza veremeyiz, oğlum, kızım (şurada) çalışıyor” ya da “ben il, kurultay delegesi olacağım, şimdi imza verirsem, kızdırmayalım Başkanı, gibi sebepler vardı. İmza almakta zorlansam da yeter sayının çok üzerinde imza ile aday oldum. Çok büyük baskı kurulmuştu delege üzerinde o günlerde.
– Partinin başında Kılıçdaroğlu vardı.
Kongre gününe kadar çalıştım, delegelerimizle toplantılar, buluşmalar yaptık. Kendimi ve yapacaklarımı anlattım.
Kongre günü gelip çattı. Salon tamamen doluydu. Güzel bir sonbahar günüydü. Akşamdan salona afişlerimizi, pankartlarımızı asmıştık. Hazırdım artık. Çıkıp konuşacaktım. Konuşmam laf atmalar, sataşmalardan dolayı ara sıra kesildi. O gün Genel Merkezden Sn Kılıçdaroğlu’nun cansiperane savunucusu bir Milletvekilimiz divan başkanlığı yapmak üzere gelmişti. Konuşmalarda süre sınırlaması yoktu, ama sözümü o da birkaç kez keserek, “bu kadar yeterli” dedi. Önce sürdürüp, uyarılar devam edince konuşmamı bitirmek zorunda kalmıştım.
– Partinin başında Kılıçdaroğlu vardı.
Kongre arasında bir divan kurulu üyesi konuşmamda verdiğim Habeşistan ( Etiyopya) örneği yüzünden benimle ağız dalaşına girdi. Bir başkası okuduğum şiir için “burası yeri mi?” dedi. Oysa o şiir Hasan Hüseyin Korkmazgil’in daha geçen hafta Muharrem İnce’nin okuduğu şiirdi. Kongre de baskı sürüyordu.
– Partinin başında Kılıçdaroğlu vardı.
İl delege listemizin baskıdan gelmesi beklenmeden apar- topar adeta kaçarcasına divan görevini bıraktı, seçim kuruluna devretti. Tüm emekler, umutlar boşa gitmişti. Yazık olmuştu herşeye. Hepsinden önemlisi de inandığım değerler örselenmişti. İlçe seçim tarihinin en az oyu ile bir başkan seçilmiş, çoğu delegemiz oy kullanmadan seçimi terk etmişti.
– Partinin başında Kılıçdaroğlu vardı.
İlçe ve il başkanlıkları seçim kurallara uygundur dedi .
Seçim kurulu biz seçimi yaparız, diğer konular bizim dışımızda dedi.
Arkadaşlarımız konuyu mahkemeye taşıdı, öyle ya Adalet yürüyüşü yapan, hak, hukuk, adalet, herkes için adalet diyen bir Genel Başkanımız vardı. Herkes hakkını aramalıydı. Ama biraz adaletli olup konu parti içinde neden çözülememişti?
Mahkeme “yetkisizlik” kararı verdi. Bu konu “parti içi bir çekişmedir” dedi özetle.
– Partinin başında Kılıçdaroğlu vardı.
Sonuç şudur, aslında her kongrede benzer şeyler olur, her kurultayda benzer haksızlıklar yaşanır. Kemal Bey karşısında aday olmak isteyen Muharrem Bey’e nasıl davranmıştı, hatırlayalım.
Yıllardır yapılan tüm kongre ve kurultaylarda verilmeyen kararlar için şimdi mahkemeler kendini yetkili görüyor. Bunun sebebini de hepimiz biliyoruz.
Görünen o ki, Kılıçdaroğlu ilk günden beri Özgür Özel’in yanında durmayıp tavrını zaten belli etmişti. Bundan sonra farklı kucaklayıcı bir tavır ve özveri bekleyemeyiz.
Oysa, “ Her Kerbela bir duruş, her Yezid bir zulüm” değil miydi?
“İnsanlara aklınızla değil, ahlakınızla örnek olun.”
Hz.Ali














