Çocukluğumuzu, sokakta oyun oynayarak geçirdik. Yaz ve kış oyunlarımız farklı olur, zamana göre ayarlanmış oyun yelpazemiz çok zengindi. Zamanın yoklukları içerisinde oyuncağımızı kendimiz yapardık ve ona göre de oyun icat ederdik. Herkesin kargıdan bir atı vardı. Kargının ucuna bağlı bir ip, yuları tutar, ata biner gibi binerdik kargının üzerine. At yerine biz koşardık ancak onun farkında bile olmazdık. Elde tahtadan kılıçlarla filmlerde gördüğümüz Romalı askerlerdik sanki. At önce bir şahlanır, kişner ve dörtnala dar sokak aralarında kargının çıkardığı cızırtıdan mest olmuş, “deeeeh, deeeh” diye diye dört nala dağlara doğru koşardık.
Gündüz ve gece farklı oyunlar oynanır hatta aynı oyunun gündüz ve gece versiyonları farklı olurdu. Zamanın yoksunluklarında Bodrum sokaklarının ya da sahillerinin büyük bir kısmı karanlık idi. Elektriğin jeneratörlerle elde edildiği zamanlarda şehir aydınlatmalarında bonkör davranılmadığından elektrik direklerine konan düşük vatlı ampuller ancak direğin dibini aydınlatabilirdi.
Biz çocuklar için ise gece karanlıkta oynanan oyunlar çok daha zevkli olurdu. Bilhassa saklambaç, karanlık bölge bol olunca saklanmak sorun olmaz, ebe epeyce zorlanır, arar tarar bulur, bulması da yetmez koşuda da geçmesi gerekirdi.
“PATAKSA” garip bir kelime. Giritlilerin kullandığı Yunanca’dan gelen hortlak ya da hayalet demek olan “FANTASMA” kelimesinin bizim mahalli dilde devşirilmiş hali. Büyüklerimiz genellikle FADAKSA diye söylerlerdi ancak biz biraz daha komikleştirip PATAKSA olarak dillendirirdik.
Günümüzde artık çoğunluğun inanmadığı hayali varlık bizim karanlıkların bol olduğu çocukluğumuzun gece yaşamında henüz aktif idi. Korku filmleri henüz hayatımızda yerini almış değil, tek tük seyretmişliğimiz dahi yok. Biz çocuklara öyle filmler yasak. Bırakın böyle filmleri kış aylarında okul günlerinde anne ve babayla bile gece sinemaya gitmek yasaktı. Sadece hafta sonunda Cumartesi ve pazar günleri öğle matinesinde çocuklara uygun filmlere gidebilirdik. Yaz günlerinde de yazlık sinemalara aileyle birlikte gidebildiğimizden bizlere uygun filmler seçilirdi. Zaten televizyon da olmadığından, öyle gizli gizli seyretme olanağımız da yoktu o yüzden biz çocukluğumuzda korku filmi izleyemedik. Ancak ağabeylerimiz biz çocukları korkutmak için uydurdukları hayalet, hortlak ve garip yaratık hikayeleri ile hayatımıza girmiş durumdalardı. Bazen de anne günlerinde dedikoduya kulak kabarttığımız fısıltılardan duyduklarımız ve birbirimizi korkutma amacıyla geliştirdiğimiz hikayelerimiz vardı. Dedim ya PATAKSA olgusu oldukça canlı ve hayatımızda idi. Gece tek başına bir yerlere gitmeye korkulur illa yanında biri olmalı güvencesi arardık.
Bizim eski evlerimizde tuvaletler evin avlusunun en uzak köşesine fosseptik çukuru üzerine kurulurdu malum kokudan uzakta olmak adına. Gece illaki tuvalete gitme ihtiyacı duyulur elde kandil ya da el feneri ile karanlıkta PATAKSA korkusundan tuvalete hortlak kovma duaları okunarak gidilirdi. Dua bilmeyen biz çocuklar “OHRUÇ BİSMİLLAH” söylemiyle hayaletlerden korunmaya çalışırdık.
Eski zamanların Bodrum’unda yarı karanlık cadde ya da sokaklarda birinin gördüğü halüsinasyon, bir karaltı, bir gölge ya da karanlıktan gelen bir çıtırtı sonucu PATAKSA korkusundan tabana kuvvet kaçılır ve bire bin katarak köpürtülerek anlatılırdı.
Biz çocuklar bilhassa yaz sezonunda sokakta gece geç vakitlere kadar oynardık. Artık eve gitme vakti gelmeye yakın oyunlar sona erer oturulup sohbet edilirdi. Oyunlardaki performanslar tartışılır, çocuk aklımızca uydurduklarımızın ya da duyduklarımızın dedikodusu yapılırdı. Genellikle çok konuşmayı sevenler anlatır diğerleri dinlerdi. Evlere dağılacağımız finale geldiğimizde, bilhassa çocuklar grubunun en erişkini ya da elebaşısı illaki bir hortlak ya da garip yaratık hikayesi anlattıktan sonra evlere dağılırdık. Eve dönüş yolculuğunda karanlık sokaklarda kimimiz bağıra bağıra şarkı söyleyerek gider. Evleri birbirine yakın olanlar yan yana ve konuşa konuşa kafasındaki pataksaya yakalanmamaya çalışır, kimimiz öyle bir koşarak eve girerdik ki tabanlarımız popomuza vururdu.
Deniz kıyımız, sahillerimiz bizden önceki çocukların, bizim ve sonraki jenerasyonlarımızın oyun sahası idi. Her fırsatta anlatıyorum deniz kenarları bilhassa bizi denizci yetiştiren mecramızdı. O kıyıya sahip mahallelinin akşam yemekten sonra oturup sohbet ettiği, sıcak yaz gecelerinde serinlediği, sosyalleştiği, sandal gezileri ile eğlendiği ve bazen de yatıp uyuduğu ve evinin avlusu gibi kullandığı alanlarıydı.

Bizler de çok yaramazlıklar yapmıştık ancak bizden sonraki jenerasyon artık iyice azıtmıştı. Kardeşim Adnan’ın da aralarında bulunduğu haylazlar grubu yaz gecelerinin zevkini çıkarmaktalar. Oyun alanları her türlü mekânı kapsıyordu. Yasak tanımayan haylazlar.
Kumbahçe sahilinde Bodrum’un eski Belediye Başkanı Dr. Necip ATAMAN’ın evi. Büyükçe eski Rum evi. Bir ara Hürriyet Gazetesinin o zamanki sahibi Erol SİMAVİ’nin aldığı günümüzde tescilli bina olup korumaya alınan malikane o zaman kullanılmıyor, uzun süredir boş. Dr. Necip Ataman Bodrum’dan taşınmış ev satılıkta beklemekte. Bizim muzip adamların da O gece orada oynayası gelmiş ve eve bir şekilde girmişler. İçeride piyano da var ve içlerinden biri de piyano tuşlarına rast gele basarak kendince bir şeyler çalmaya çalışıyor.
O günlerde ortam öyle sessiz ki bir bahçede öten horoz neredeyse tüm mahalleliyi uyandıracak dinginlikte. Piyano sesi sahilde oturanlarca duyuluyor ve piyanodan gelen garip sesler evin boş olduğunu bilen mahalleliye evde bir PATAKSA nın dolaştığını algılatıyor. Ve bu olay mahallede dalga dalga yayılıyor. Bilirsiniz böyle küçük yerlerde hiçbir şey saklı kalmaz.
Bizim muzip çocuklar o gece keyfince evin içinde eğlenip farkında olmadan da mahalleliyi korkutup kimselere görünmeden oradan sıvışıyorlar. Takip eden günlerde yine o eve yakın sahilde saklambaç oynamaktalar 1 kişi ebe 4 kişi saklanıyor. Sobeleme yeri sahildeki palmiye ağacı. Oyun esnasında sahilde karaya alınmış ve ters çevrilmiş küçük bir sandal görürler ebe saymayı bitirmeden dördü birden sandalın içine (altına) girerek saklanırlar. Bizim bilader de saklananlar arasında.

Ebe aranmakta, bizim dörtlü sandalın içinde beklemekteler ancak çıkamıyorlar sandal devrilecek, bir gürültü, bir hareket, belli olacaklar ve sobelenecekler. Cin fikirliler sandalı hafifçe kaldırıp sobeleme palmiyesine doğru kısa bir ilerleme yapıp tekrar çökerler. Gayeleri ebeye çaktırmadan yavaş yavaş sobeleme ağacına mümkün olduğunca yaklaşıp sandalın altından çıkıp ağaca el deyip sobe diyecekler ve kazanacaklar.
Sahilimizin akşamları, bilhassa kadınların ağaç diplerinde oturup sohbet zamanı, sahil oldukça kalabalık sohbete dalmışlar çocukların ne oynadıklarının farkında bile değiller. Ancak yarı karanlık sahilde ters dönmüş küçük sandalın kıyıdan yola doğru küçük sıçramalarla ilerlediğini fark ederler. Birinci harekette ne oluyor şaşkınlığı, ikinci ve üçüncü hareketlerde kendiliğinden yürüyen sandal gerçeği bir iki gün öncesinde yaygınlaşan evdeki PATAKSA söylentisi henüz zihinlerden silinmediğinden ortalığı hayalet bastı tetiklemesi ile ahalide bir panik bir kaçışma başlar.

Bağırış çağırış kaçışmayı duyan sandalın altındaki dört muzip, bu panik ve kargaşanın sebebi kendilerinin olduklarını tahmin etmediklerinden “eyvah bir tehlike mi var ne oluyor” korkusuyla panikleyip sandalı devirdikleri gibi sahildekilerle birlikte kaçışmaya başlarlar. Bu sayede işin aslı ortaya çıkınca mahalleli durumu anlayıp bizim dört haylazı kıskıvrak yakalarlar. Sahilde oturanlar zaten çocukların anneleri. Anneler kayırma olmasın diye aralarında anlaşırlar herkes komşu çocuğunu dövsün diyerek bizim muzipleri bir temiz pataklarlar.
Günahıyla sevabıyla bizim sahilimiz vardı. Doyasıya oynadığımız eğlendiğimiz hayatı öğrendiğimiz sahilimiz. Evet ben Bodrum’daki Kumbahçe sahilinden bahsediyorum ancak yarımada bazında tüm sahillerde aynı konumdaydık. Belediyesi, maliyesi ve kıyıda işletmesi bulunan ticari erbab birlik olup turizm yapıcaz aç gözlülüğüyle el birliğiyle hepsini elimizden aldılar. Almalarına müsaade etmemeliydik, direnmeliydik. Her yerde ve her zaman olduğu gibi geç kaldık.
Saygılarımla. Ali Dizdar














