1959’da, Franco rejimine direnmek ve bağımsız bir Bask ülkesi kurmak amacıyla İspanya’da ETA doğdu. Diktatörlük sona erdi, demokrasi geldi, bölgeye özerklik tanındı yine de örgütün talepleri sürdü. Silahlı eylem, bağımsızlık iddiasının temel aracıydı. Madrid ve Bilbao gibi kent merkezlerinde düzenlenen bombalamalar, siyasi figürlere ve güvenlik birimlerine yönelik suikastler çatışmanın karakterini belirledi. Örgüt, yerel halktan zorla kaynak topladı; bu yüzden halk desteği zamanla eridi. Devlet, ETA’yı terör örgütü ilan ederek sıkı önlemler aldı. 1980’lerde devlet destekli GAL’in yasadışı faaliyetleri şiddet sarmalını derinleştirdi. Yaklaşık 829 kişi yaşamını yitirdi; çoğu güvenlik görevlisi, sivil ve siyasetçiydi. 1987’de Barcelona’da Hipercor marketindeki saldırı, 21 sivilin ölümüyle toplumsal yarayı büyüttü. Binlerce yaralı, 3000’den fazla tutuklu, on binlerce yerinden edilmiş insan ve milyarlarca avroluk ekonomik kayıp, yeni nesile bu dönemin ağır bir mirası olarak kaldı.
Ateşkes girişimleri ve görüşmeler (1990’lar, 2000’ler) sürekli başarısızlığa uğradı; 2006’da Madrid Barajas Havalimanı’ndaki patlama barış umutlarını paramparça etti. Nihayet 2011’de, uluslararası izolasyon, Bask toplumundaki desteğin ciddi biçimde azalması ve İspanya-Fransa işbirliğinin etkisiyle ETA kalıcı ateşkes ilan etti. 2017’de silah stoklarının yerini yetkililere bildirdi; 2018’de resmen dağıldığını açıkladı. Süreç, kapsamlı bir siyasi anlaşmadan çok, örgütün tek taraflı silah bırakması ve güç kaybı üzerine ilerledi. İspanya hükümeti, ETA mahkumları için bazı hafifletici düzenlemeler (nakil vb.) yaptıysa da geniş kapsamlı bir uzlaşı sağlanmadı. Bask özerkliğinin statüsü değişmedi. Coğrafi olarak sınırlı kalan bu çatışmanın sona ermesinde, Norveç gibi dış aktörlerin rolü zayıftı. Asıl belirleyici olan, toplumsal meşruiyetin kaybı ve devletin kararlı operasyonlarıydı. Bugün kalıcı barışın temeli, Bask milliyetçi partilerinin (PNV, EH Bildu) demokratik siyaset içindeki varlığında aranıyor.
…
Afrika Ulusal Kongresi, siyah insanın sesi olarak mütevazi bir biçimde başladı. 1912’de doğan bu umut, bir ırkın zincire vurulduğu toprakların onuru oldu. 1948’de resmileşen apartheid, bu sesi susturmaya çalıştıkça mücadele sertleşti. Nelson Mandela’nın önderliğinde yol alan ANC, 1961’de silahlı kanadı Umkhonto we Sizwe’yi kurdu. Sabotaj türü eylemler rejime karşı son çareydi. 1960’ta Sharpeville’de dökülen kan – yetmiş can – hareketi yeraltına itti. Liderler tutuklandı. Mandela, 1963’te Rivonia duruşması sonrası ömür boyu hapse mahkûm edildi. Küçük bir hücre, bir ulusun kaderini beklemeye koyuldu. Rejim, binlerce ANC üyesini gözaltına aldı, işkence odaları doldu. Yıllar süren bu çatışma, yüz binlerce yaşama mal oldu; milyonlar yerini yurdunu terk etti. Dünyanın ekonomik baskısı, beyaz azınlık yönetimini yavaş yavaş köşeye sıkıştırdı.
De Klerk, 1990’da, ANC yasağını kaldırdı, Mandela, ‘Halkım özgür kalmadıkça özgürlüğü reddedeceğim.” diyordu. Yüz binlerce taraftarı onun özgürlüğü için ayaktaydı. Gizli görüşmelerin meyvesi, 1993’te geçici anayasa ve seçim mutabakatıyla geldi. 1994’ün o ilk demokratik seçimi, siyah çoğunluğun sandıkta bulduğu zafer, apartheid’in resmi sonu oldu. Mandela, ulusun başına geçti. Hakikat Komisyonu, geçmişin açık yaralarına dokunmaya, anlatılmamış acıları dinlemeye çalıştı. Mandela ile De Klerk’ün Barış Nobel’i, bu zorlu geçişin sembolüydü. ANC, sendika ve komünist parti ittifakıyla yönetimi devraldı. Siyasal eşitlik kazanılmıştı, gerçek bir özgürlük şarkısı söylenebilirdi. Fakat toprağa ekilmemiş tohum gibi, derin ekonomik uçurumlar varlığını sürdürdü. Barış, eşitliğin tamamlanmamış resmi olarak kaldı; zaferin perdelediği, adil bir paylaşımın mahcup bekleyişi devam ediyor.
…
Nepal Komünist Partisi’nden ayrılan keskin bir kol, Pushpa Kamal Dahal, Prachanda adıyla, 1996 Şubat’ında “Halk Savaşı”nı başlattı. Hedef Monarşiyi devirmek, bir halk cumhuriyeti kurmaktı. İlk saldırılar Rukum ve Rolpa’daki polis karakollarına. Dağlık arazide gerilla savaşı patladı; köylüler seferber edildi, yollar, köprüler hedef alındı. 2001’de kraliyet ailesinin ölümü ve ardından olağanüstü hal, şiddeti daha da koyulaştırdı. İnfazlar, kaybolmalar, çocukların cepheye sürülmesi… İki taraf da bu ağır yükün altından çıkamadı. Sayılar trajikti: 17 binden fazla can gitti, 1.300 kişi bulunamadı, yüz binlerce insan topraklarından söküldü. Dağ köylerinin bitmeyen taziyesi bu acıyı taşıdı.
Ateşkes denemeleri 2002’de başladı, tutunamadı. Dönüm noktası 2005: CPN-M, monarşi karşıtı partilerle masada buluştu. Nisan 2006’daki sokaklar Kral Gyanendra’ya geri adım attırdı. Sonra o tarihi adım: 21 Kasım 2006. Kapsamlı Barış Anlaşması. Silahlar sustu, siyasetin kapısı aralandı. 2008 seçimleri CPN-M’yi iktidara taşıdı; monarşi tarihe karıştı, Prachanda başbakan oldu. BM gözetiminde silahlar teslim edildi. Eski savaşçıların bir kısmı emekli olmayı seçti, diğerleri orduya katıldı. Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu kuruldu, geçmişe ışık tutmaya çalıştı. Fakat adalet arayışı sürüyor, tazminatlar merhem olmuyor, bu barışın tamamlanmamış yüzü olarak duruyor. Dağların hasta düşmüş sabrı, taburcu olmayı bekliyor.
…
İkinci Dünya savaşının bitimiyle başlayan yarım asırda 285 çatışma kayda geçti. Devletler, yüz kırk altı kez isyancı örgütlere galip geldi: buna zafer dediler. Yirmi üç kez ise gerillalar, düzenin kalbine çelik çomak soktu: devrim dediler. Altmış iki kez barışın ketum masaları kuruldu; kelimeler kurşunları gömdü. Geride askıda kalmış otuz dört yara, yirmi tükenmez yangın kaldı. Rakamların dili bu: Devletin gücü çoğu kez kazandı, isyan eden halkların umudu ise cılız kaldı.
Yirmi sekiz milyon can gitti. Her biri bir çocuğun sönen nefesi, bir annenin kuruyan göz pınarı. Kongo’da beş milyon dört yüz bin kayıp var. Adeta bir kıtanın iç kanaması. Suriye’de on üç buçuk milyon insan yollara düştü; yalınayak, biçare, korku içinde. Ekonomi raporları “bir trilyon üç yüz milyar” diye yazdı. Yok olan sadece tarih, sadece uygarlık, sadece beton değildi, insanın inşa etme iradesiydi.
Myanmar yetmiş altı yıldır sancılı, nabzı savaş ritmiyle atıyor. Korsika’nın sekiz bin kilometrekaresi özgürlük tutkusunun daracık sahnesiydi. Afganistan’ın uçsuz ovaları ise dünyanın bütün silahını tozunu yuttu. Macaristan’da on sekiz günlük isyan: Sovyet çeliklerinin altında ezilen bir bahar çiçeğiydi. Tarih bazen nefesini tutarak izler.
Gerçek şu ki: Devletler teknoloji ve demir yumrukla çoğu savaşı kazandı. Ama barış anlaşmaları kırılgandı. Her on uzlaşmadan dördü kanamaya devam ediyor. Gerillalar zaferi yalnız Çin, Sovyetler, Küba ve Kore’den soluk alıp köylünün yüreğine kök saldığında gördü. Afrika toprakları dünya acısının yarısını taşıyor. Asya’nın dağlarında etnik feryatlar, Latin Amerika’da açgözlülüğün çığlıkları dolaşıyor.
Bitmeyenler var: Sahel’in kavruk çölleri, Yemen’in susuz vadileri, Kongo’nun yeşil kâbusu… Silahlar sussa da ekonomik uçurumlar derinleşiyor. Tazminatı ödenmemiş acılar, adaleti bekleyen kemikler var. Barış, sadece silahların susması değil. O, henüz söylenmemiş bir uzlaşma cümlesi. Toprağa düşmemiş bir tohum. Onu da başka yazıda anlatayım.
30.05.2025
Seyfi Elçiboğa














