Geçen hafta içinde, halkın kullandığı adıyla “sokak hayvanları yasası” çıkınca işin farkına vardık ki pek çoğumuz aslında hayvanları seviyormuşuz. Keza, İçişleri Bakanlığının yaptığı kamuoyu yoklamaları “hayvanları seviyorum” diyenlerin oranını yüzde 83,2 olarak gösteriyor.
Bu da yetmez, yeni yasanın tartışılması esnasında bir de farkındalık oluştu, sevmeyenin bile gözü açıldı, bunlara karşı sempati doğdu.
Sokakta, parkta, dükkân önlerinde yanlarından geçip gittiğimiz bu canlıların bizim kadar bu kentte haklarının olduğu gerçeği konuşulur oldu, hemen her yerde.
***
Dünya hepimizin; bütün canlılarla kamusal mekânları paylaşıyoruz!
Aslında Osmanlı’dan beri sokaklarda köpeklerin olduğu biliniyor.
Nitekim Avrupalı seyyahlar; Chateaubriand, Amicis, Lamartin, Nerval… İstanbul’a geldiklerinde tuttukları günlüklerde ve anılarında köpeklerden epeyi söz ederler.
Fakat ne zaman ki modernleşme çabaları Osmanlı’da başat hale gelir, işte o zaman sokaklardaki bu köpeklerin yok edilmesi gündeme taşınır.
Hayırsızada’nın köpeklerin başına gelen bu uğursuz olayla anılması bundan…
Çünkü 2. Mahmut, Çingenelere toplattığı köpekleri bu adaya sürmüş. Kurtuluşu burada aramış ancak bunun da çare olmadığı, bu hayvanların çoğunun oradan kaçarak tekrar İstanbul’a gelmesiyle görülmüş.
***
Bazı araştırmacılar, sokak hayvanlarına karşı uygulanan şiddetin toplumsal konulardaki şiddetin artışıyla at başı gittiğini söylüyor; biri yükseldiğinde diğeri de yukarı çıkıyor.
12 Eylül sonrası pek çok belediyenin hayvan itlafı yaptığı, bunu da faaliyet raporuna gururla yazdığı bundan olsa gerektir.
Esasında ne yapılırsa yapılsın sokak hayvanlarıyla pek çok mekânı paylaştığımız da bir gerçek.
Onlara karşı şefkatin her gün arttığını da bir biçimde fark ediyoruz.
Sonuçta bu bir sevgi ve şefkat iletişimi; başını okşadığımız bir kedinin ya da köpeğin mahzun bakışı, yemini verdiğiniz bir güvercinin mutluluğu, balkonunuzda doyurduğunuz kumrunun kanatlarını çırparak teşekkürü az şey olmasa gerek.
***
HÜKÜMET ÖNCE SORUNU KANGREN EDİP
SONRA ÇÖZMEYİ AKLINA GETİRİYOR
Hükümet; birkaç hafta önce Meclisteki çoğunluğuna dayanarak çıkardığı yasayla sokak hayvanlarının artık sokaklarda olmasına dur diyor. Nerdeyse çeyrek asırdır iktidarda olan bir yapıya şimdiye kadar niye bu işin yapılmadığı sorulabilir ama esas olarak burada sorun çözmede tuhaflığın olması.
Burada bir toptancı yaklaşım var, “madem baş edemiyorum öyleyse yok ederim” anlayışı var gibi.
***
Şimdi bir parantez açalım; geçenlerde okuduğum bir yazıda geçmişte Osmanlı’nın ne zaman modernleşmesi gündeme gelmişse işte o zaman sokakların köpeklerden temizlenmesinin de istendiğini, padişahların çeşitli tedbirler aldığını hatırlayalım.
Yani eskinin Batıcı, seküler kesimi köpeklerden bir an önce kurtulmayı isterken şimdi bunu muhafazakâr kesim yapmaya çalışıyor.
Tarihin garip cilvesi de bu olsa gerek.
Bundan sonra sokakta başıboş köpek olmayacak.
Bunu da 7527 sayılı yasayla yapacak.
Bilindiği gibi 2004’te çıkarılan yasada sokaktan alınan hayvan rehabilite edilip sağlıklı hale getirildikten sonra alındığı yere bırakılıyordu.
Şimdi çıkarılan yasa ise, sokaktan alınıp iyileştikten sonra tekrar sokağa bırakma hükmünü iptal ediyor, alınan hayvanın barınakta sahiplendirilceye kadar tutulması esas.
Ne zamana kadar?
Sahiplendirilme oluncaya dek.
Peki, olmazsa?
İşte dramatik durum bu noktadan sonra geliyor; barınak uzun süre kalan hayvanı sağlığından edeceği için bu kez onun uyutulması, yani öteki adıyla ötenazi/ itlaf işlemi için iyi bir gerekçe olacak ve hayvan hasta ve iyileşmesi mümkün görülmeyeceğinden ötenaziye tabi tutulacak.
Hayvanseverlerin esasında itiraz ettiği nokta da bu kısım.
Yoksa hiç kimsenin sorunun insani çözümüne karşı olması beklenemez.
***
BU NOKTADA BELEDİYELERE İŞ DÜŞÜYOR
Yasa sokaklardaki hayvanların toplanması, kısırlaştırılması, barınakta tutulması ve hayvanın sahiplendirilmesi konusunda bütün yükü belediyelere veriyor.
Sokakta 4 milyon köpek olduğu, bütün belediyelerdeki barınak sayısının 322, buradaki kapasitenin ise sadece 105 bin olduğu gerçeği var.
Bir kez bu sayılar yetersiz.
Çok miktarda barınak yapılması gerekiyor.
Sonrası ise burada tutulan hayvanların hızla sahiplendirilmesi. Barınak sayınız yeterli olsa bile hayvanın orada uzun süre kalması uzmanların belirttiğine göre köpeğin sağlıksız hale gelmesine neden olacaktır.
Bu da o hayvanın ‘uyutulması’ için en büyük neden.
O halde hızla hayvanın sahiplendirilmesi gerekiyor.
Bu da hem bir halkla ilişkiler çalışması hem de vatandaşın karar süreçlerine katılması anlamına geliyor.
Hayvanseverler, gönüllü vatandaşlar bu işin her noktasında olacak.
Olan biten birlikte kararlaştırılacak, akabinde hayvanın sahiplenilmesi için gerekli çalışmalar yapılacak.
Bu konuda belediye, paydaşlarla aynı yolu yürümelidir.
Bunu yapamayan belediye ne yaparsa yapsın başarılı olma şansını yakalayamaz.
Bunun için kent konseyleri, halkla ilişkiler müdürlüklerine epeyi iş düşüyor.
Belediyelerin hemen yapması gereken işlerden biri de kendi bünyelerinde olan veteriner işleri müdürlüklerinin kapasitesini geliştirmek olmalıdır.
Benim bildiğim bu kuruluşlar belediyelerin üvey evladı gibidir, genellikle sürgün personel buraya gönderilir, kapasite yetersizdir.
Bu uyutmanın ne anlama geldiğini artık hepimiz biliyoruz.
KAYNAK: https://yenigun.com/makale/21538012/salim-cetin/sefkatimizi-sevgimizi-paylastigimiz-hayvanlar














