Sanat hayatı anlamanın, körleşme ve kibirden arınmanın önemli kılavuzlarından olabilir. Yeter ki görebilelim.
Ünlü İngiliz Sanatçı Banksy’nin yüzü bayrakla kapanmış heykeli ile yine bir İngiliz Sanatçı Grayson Perry’nin 2012’de yaptığı ‘Küçük Farklılıkların Kibri (The Vanity of Small Differences)’adlı sanat eserleri aynı toplumsal sinire iki farklı uçtan dokunmakta: Biri “Büyük sembollerle körleşmeyi”, diğeri “Küçük farklarla kibir üretmeyi” gösteriyor.
Banksy, İngiltere’nin başkenti Londra’nın merkezine yakın zamanda büyük bir heykel yerleştirdi: ‘Vatanseverlikten önünü göremeyen politikacı heykeli.’
Heykelde, elinde taşıdığı bayrak yüzünü kapatmış olan ve önünü göremeyen takım elbiseli bir adam, tasvir ediliyor. İlk yorumlara göre Banksy “Vatanseverlikle körleşmiş ve doğrudan gözeten uygulamaları” tasvir etmekte. Bu salt politik bir hiciv değil; aynı zamanda algının kendi kendini nasıl kapatabildiğine dair bir anatomidir. Buradaki temel gerilim şudur: İnsan, taşıdığı değerle görürken, aynı değer tarafından nasıl körleşir?
“Vatanseverlikten körleşme” ile insan bedeninde biyolojik/metabolik süreçler arasındaki ilişki ise derindir.
Bu sorunun biyolojideki karşılığı “aşırı savunma”dır. Bağışıklık sistemi, yaşamı korumak için vardır; ancak sınır ayarını kaybettiğinde kendi dokusunu hedef alır. Otoimmün hastalıklar tam da bu paradoksu taşır: Koruma, saldırıya dönüşür.
Toplumsal düzlemde vatanseverlik de benzer bir eşik davranışı sergiler. Normal koşullarda bağlayıcı ve kurucu olan aidiyet duygusu, mutlaklaştığında algıyı daraltır. “Biz”in korunması, “öteki”nin görülmesini engelleyen bir filtreye dönüşebilir. Buradaki kritik nokta, duygunun kendisi değil; yoğunluğudur.
COVID-19 sürecinde gözlendiği üzere ‘sitokin fırtınası’ bu açıdan güçlü bir metafor sağlar. Bağışıklık yanıtı, yönünü şaşırarak virüse karşı değil, organizmanın kendisine karşı yıkıcı bir reaksiyona dönüşür. Yani problem dış tehdit değil, içsel yanıtın kontrolsüz büyümesidir. COVID-19 pandemisi bu açıdan yalnızca bir enfeksiyon değil, aşırı savunmanın bedensel sonuçlarını görünür kılan küresel bir deneyimdi.
Bu tür biyolojik benzetmeleri elbette açıklayıcı değil, düşünsel ayna olarak kullanabiliriz: Çünkü toplumlar hücre değildir; ama hücreler bize bir “denge mantığı” öğretir. Bu denge üç düzeyde bozulabilir:
- Algısal düzeyde: Sembolün düşüncenin yerini alması
- Duygusal düzeyde: Aidiyetin mutlaklaşması
- Siyasal düzeyde: Eleştirinin iç düşmanlaştırmaya dönüşmesi
Banksy’nin figüründe bayrak artık bir temsil değil, bir perdedir. Görmeyi mümkün kılmak yerine görmeyi ortadan kaldırır. Buradaki eleştiri bayrağa değil, sembolün düşünceyi ikame etmesine yöneliktir.
Bu nedenle mesele “Vatanseverlik iyi mi kötü mü?” sorusu değildir. Asıl soru şudur: Bir değer, ne zaman düşünmenin yerini almaya başlar?
Biyolojide yanıt nettir: Geri bildirim döngüsü bozulduğunda sistem kendi içinde kapanır. Toplumlarda ise bu kapanma, çoğu zaman daha görünmezdir; çünkü semboller bunu estetize eder, normalleştirir, hatta kutsar.
Sonuçta hem beden hem toplum bize aynı şeyi söyler: Koruma refleksi, sınırını kaybettiğinde artık koruma değildir. Banksy’nin yürüyen ama görmeyen figürü tam da bu eşiği işaret eder: İnsan, ilerlemeye devam eder; fakat artık yönünü değil, yalnızca taşıdığı şeyi takip eder.
Banksy’nin yüzü bayrakla örtülü figürü, sembollerin bizzat kendisini değil, sembollerin düşünmenin yerine geçmesini eleştirir.
Semboller bizi bir araya getirdiğinde, eleştirel aklı ve çoğulluğu taşıdıkları ölçüde, düşünceyi beslediğinde anlamlıdır; ama düşünmenin yerine geçtiğinde, en çok ayıran şey haline gelir.
Grayson Perry’nin ‘Küçük Farklılıkların Kibri’ serisi ise bu büyük anlatının diğer ucunu işaret eder: Burada körleştiren şey artık devasa semboller değil, incelikle büyütülmüş küçük ayrımların kibridir. Aynı mahallede, aynı hayatın içinde, birbirine neredeyse benzeyen yaşam biçimlerinin arasında üretilen farklar, bir üstünlük diline dönüşür.
Banksy’de bayrak nasıl görmeyi engelleyen bir perdeyse, Perry’de bu kez gündelik zevkler, estetik tercihler ve sınıfsal incelikler birer “mikro-bayrak” gibi çalışır.
Biri büyük sembolün körlüğünü, diğeri küçük farklılıkların büyütülmüş kibrini gösterir. Ve belki de iki sanatçının kesiştiği yerde şu hakikat belirir: İnsan yalnızca büyük ideolojilerle değil, en küçük ayrıntılarla da kendini ve başkasını görmez hale gelebilir. Görmek, bu yüzden ne yalnızca bayrağı indirmekle ne de farkları silmekle mümkündür; asıl mesele, hem sembollerin hem de küçük farkların içinden geçerek bakabilmeyi öğrenmektir.
Meslek odası ve benzeri kitle örgütlerinde seçim süreçlerini, ayrışma potansiyellerini bu bağlamda da ele almakta yarar var.
Unutmamalı ki ayraçlar seçim kazanabilir ama kurum inşa etmez. Kurum inşası, farklılıkların aynı masada üretime dönüştürülebildiği bir iklim ister. Bu da niyetten çok, tasarlanmış süreçlerle mümkün olur.
Çünkü hem sembollerin hem de küçük farkların gölgesinde asıl kaybedilen şey, birlikte görme ve birlikte düşünebilme yetisidir. Telafisi ise imkansız değil.
Sağlıcakla kalın.
Not: Grayson Perry’nin “Küçük Farklılıkların Kibri” adını taşıyan 6 büyük boy halıdan oluşan serisi Pera Müzesi ve British Council işbirliğiyle 2015 yılında Türkiye’de de sergilenmişti.














