Geçen pazar günü Çamdibi Mezarlığı’ndaydık. Ölümün bizden kopardığı dostumuz Rahman’ı andık. Kolay değildi elbet. yarım asırlık bir dostluk. Anılarda gözlerimin önünde bir film şeridi. Özge hatırlattı köye gidişimizi. “Ben onu yazmıştım.” Dedim. Yüreğinin pırpır ettiğini hissettim.
Ne yapı edip arşivimi taradım ve sonunda….. Yazı aşağıda yeniden yayınlanıyor.
AH BE YENGE…
Salihli’de Rahman’la oturuyor, sohbet ediyoruz. Yanımızda Rahman’ın bir arkadaşı var. Yanılmıyorsam adı Hüseyin Bey’di. Bir ara Hüseyin Bey “Memuriyet nedeniyle çok yer gezdim. Ama bir yer var ki dünyada cennet gibi” deyip başladı anlatmaya. Üç, beş cümleden sonra “Güzelsu mu?” dedim. Şaşırdı. “Nerden biliyorsun?” Dedi.
Rahman da çok istekliydi. Birlikte gidelim dedik.
Gidişimizi uygun, uzun bir tatil günlerine denk getirdik. Köy katran ağaçlarından oluşan ormanın hemen yamacında, Torosların ortalarında yer alıyor. Bir doğa harikası yer.
Köyde eşimin amcası, yengesi bizleri büyük bir içtenlikle karşıladı.
Sadece bizim resmi tatiller doğanın ritmine uyum sağlamıyor. Tatil günlerimiz keçilerin çiftleşme zamanıymış. Bir koku, bir koku dayanılır gibi değil. Evler iki katlı. Alt katta keçiler üst katta insanlar yaşıyor. Evler ahşap (en azından o zamanlar). Yer döşeme rabıta aralarından bir koku çıkıyor uyku kaçıran cinsten. Daha önceki gidişlerimizde hiç böyle bir durumla karşılaşmamıştım.
Ertesi gün misafirlerimize bir erkeç ziyafeti verelim dedik. “Yenge bize bir erkeç” Dedim. Lafı eveliyor, geveliyor; yok demiyor, var diyemiyor. Velhasıl bizi ikna edemiyor. Keçisiyle ünlü köyde nasıl olur da keçi olmaz?
“Tamam, var bende bir tane” Dedi. “Tamam” dedik. “Birisine haber ver de kesiversin.” “Kesebilecek kimse yok” dedi. Nasıl olur? Burada kadınlar bile çoban. Aklım almıyordu. Öyle dedim olmadı. Böyle dedim olmadı. “Getirin bıçağı ben keseceğim.” Dedim. Kadıncağız sessiz ve çaresiz getirdi bıçakları. Bende bir hava. Öyle ya; çobanların anavatanında kesimi ben yapmıştım.
Ancak Yenge’nin gözlerindeki sessiz öfkeyi hiçbir zaman unutamayacağım. Biz yemekleri çok beğendik. Yerel bitki çeşitliliğinin hayvanların et kalitesi üzerine etkilerini konuştuk yemek boyu. Yenge hiç yemek yemedi. Amca hiç yemek yemedi. Küçük Lütfiye; asla o da yemedi. Misafirperverlik dedik.
Oysa yastalarmış. İşin aslını bir sene sonra öğrendim. Keçilerden biri oğlağını kabul etmez. Yenge, oğlağı yaşamak için biberona beslemeye başlar. Üşümesin diye odaya ocağın yanına getirir. Bir süre sonra bizim küçük oğlak aileden biri olur. Bütün Güzelsu da onu böyle severler. O diğerleri gibi ‘mal’ değildir. Bir sevgi odağıdır. Aileden biridir.
“Çok ağladım. Evladımı yediniz sanki.” Dedi Yenge.
“Niye söylemedin ki” Dedim.
“Biz sizi de çok seviyoruz. Sizin arkadaşlarınızı ne kadar çok sevdiğini gördük. Ne yapabilirdim ki? Bağrımıza taş bastık”
Bu durumdan Rahman’lara hiç söz etmedik. Etseydik bizden kat ve kat fazla üzüleceklerinden emindik…














