“Sütçü Gelmeyecek”
Her Şeye Rağmen
Barışı Biz Getireceğiz
Şimdi ciddi ciddi soruyorum:
Barış nasıl olacak?
Kendi evimizde çocuğumuzla anlaşamıyoruz.
“Makarna mı yesek, pilav mı?” tartışması yüzünden aile içi diplomatik kriz çıkıyor.
Komşuya “merhaba” demiyoruz, hatta onu görünce refleks olarak perdeyi çekiyoruz.
Komşuluk mu?
O da çok eskilerde kalmış!
Sokağa iniyoruz; mahalleliye selam vermek yerine telefon ekranına gömülüyoruz.
Pazarda domatesin fiyatını sorunca, pazarcı “sana özel zamlı” demese de,
Haftalık kavgamızı yapmadan eve dönemiyoruz.
Ya sokaktaki patili dostlar?
Başını okşayacak şefkati bile gösteremiyoruz.
Köpek kuyruğunu sallasa, biz hemen kaldırım değiştiriyoruz.
Sonra oturup bilip bilmeden “barışı” konuşuyoruz.
İyi de hangi barış?
Kiminle?
Nasıl bir barış, bunun bir önemi yok.
Şairin dediği gibi, barış sabah kapımızı çalan sütçüyle mi gelecek?
Keşke gelse, ben şahsen çok isterim.
Ama artık ne sütçü kaldı, ne de kapısı çalınınca kapısını açan insan.
Kapı çalarsa ya kargo ya da elektrik, su faturası geliyor.
O yüzden barış ihtimaliyle gelenin bile kapısını açmıyoruz, çünkü korkuyoruz.
En kötüsü ne biliyor musunuz?
Kendimizi sevmeyi unutmuşuz.
Evet, yanlış okumadınız; gerçekten kendimizi bile sevmeyi unutmuşuz.
Şöyle bir önerim var:
Geçin aynanın karşısına.
Beş dakika gözlerinizin içine bakın.
Filtre yok, arka planda slow müzik yok.
Gerçekle yüzleşelim. Belki o zaman neyi kaybettiğimizi anlarız.
Savaş mı?
Sokaktaki vatandaşın suçu ne?
Onlar sadece kurban.
Savaşın sahipleri başka yerlerde; masalarda, ekranlarda, hesaplarda.
Ve bir de onların kalemşörleri var:
Her konuda uzman, her şeyde fikir sahibi.
Şimdi barış konuşuluyor ya,
Doğal olarak halk umutlanıyor.
Ama masa başı takımı yine devrede:
“Bu barış olmaz!”
“Çok verdik!”
“Az aldık!”
“Kim kazandı, kim kaybetti?”
Kusura bakmayın da, barış bu pazarlığa konu olmamalı.
Masa başındakilerin derdi başka; onlara kulak asmayalım.
Unuttuk mu?
En kötü barış, en iyi savaştan iyidir.
Yeter ki adil olsun, onurlu olsun.
Ama önce kendimizle de barışalım.
Komşuyla konuşalım.
Sokaktaki kediyi sevip pazarcıya gülümseyelim.
Yani en basitinden başlayalım.
Sütçüyü beklemeye gerek kalmaz.
İnsan gibi davranalım, yeter.
Biz değişelim.
Birbirimizi duyalım, anlayalım, sevelim; yüzümüze bakarken gülümseyelim.
Kapı çaldığında “kim geldi” diye değil, “belki biri çay içmeye geldi” diye umudumuzu büyütelim.
İnanın, o zaman
Barış da gelir.
Sütçü gelmese de olur, yeter ki barış olsun.














