Bir rivayete göre zamanın birinde zalim mi zalim bir padişah yaşarmış. Öyle böyle değil, zulmüyle ün salmış. Ama işin tuhafı, halkından tek bir şikâyet sesi yükselmezmiş. Günün birinde vezirleri dayanamayıp sormuş:
“Padişahım, siz bu kadar acımasızken bu halk neden susuyor?”
Padişah cevap vermek yerine bir tavuk istemiş.
Tavuğu getirip Salmışlar ortaya. Padişah avucuna biraz buğday alıp uzatmış. Tavuk, hayatın anlamını bulmuş gibi koşmuş, gagalamaya başlamış. Tam o sırada padişah yakalayıp tüylerini yolmuş. Sonra bırakmış.
Tavuk bir süre sersemlemiş, acısını sindirmeye çalışmış. Ama buğday yine ortada. Padişah bir avuç daha uzatmış. Tavuk yine gitmiş. Yine yakalanmış. Yine yolunmuş.
Vezirler bakakalmış.
Padişah gülmüş:
“İşte böyle.”
Şimdi bu hikâyeyi dinleyip “yok artık” diyenler olacaktır. Çünkü biz artık modern çağdayız. Artık kimse tüy yolmaz, en fazla ruh yolunur.
Benimkisi de kıssadan hisse işte. Biri ruh mu dedi, o da zaten görünmez olduğu için sayılmaz.
Bizimki de hikâye zaten zariflik zaten zariflik yazıyorum ?
Biz artık tavuğun yerine de kendimizi, koyacak hâlimiz yok ya. O kadar da değiliz yani. Biz “bilinçli bireyleriz.” ne de olsa, Sadece… buğdayı seviyoruz . Arada bir canımız acıyor, ama sonuçta buğday da ucuz değil.
Hem kim kalkar ki koltuğundan?
Bakın, insan dediğin konforuna düşkün varlıktır. Hele oturduğu yer rahat bir koltuksa.
Altına -yani mecazi anlamda tabii- pisletse bile, şöyle bir bakar, “çok da belli olmuyor” der, oturmaya devam eder. Çünkü kalkmak zahmetlidir. Temizlemek sorumluluk ister. Üstelik kalkarsan yerini kaybedebilirsin. O yüzden en iyisi hiç fark ettirmemek.
Zaten yukarıdan bakılınca da fark edilmiyor.
Mevki, makam dediğin şey de öyle ucuz olamaz , oturanda kalkmaz. Ta ki koltuk onu öldürene kadar. Mevki sahibiysen, altındaki ne olursa olsun görmez. Görse de görmezden gelir. Görmezden gelmese…
Eee ne olacak sanki? Düzen bozulur. Düzen bozulursa herkes rahatsız olur. Rahatsızlık da istenmeyen bir durumdur. Biz de huzur sever varlıklarız.
Huzur dediğin de biraz alışkanlık meselesidir zaten.
Bir de işin “hoca” tarafı var.
Hani en sonunda herkesin uğradığı o son durak… Yıkayan hoca. Muhtemelen en dürüst tanık odur. Çünkü ona gidende ne koltuk kalır ne makam ne de “itibarın cilası.” Geriye sadece gerçek kalır.
Ve o gerçek bazen sandığımız kadar “mis kokulu” olmayabilir. Diyecektim, demeyeceğim.
Hoca da ne yapsın canım?
Şimdi çıkıp dese ki:
“Arkadaşlar, bunun altı pek de temiz sayılmazdı…”
Olmaz.
Denmez.
Hakikatler su kaldırmaz.
Hele ki işin ucu maaşla, cemaatle, itibarla iç içe geçmişse… Kim riske atar ki kendini?
Hem gerçekler söylenirse düzen bozulur, düzen bozulursa alışkanlıklar sarsılır. E biz de sarsılmayı pek sevmeyiz.
O yüzden hoca da sessizliğin en temiz halini seçer tabii.
Zaten biz temiz olduğumuza inanıyoruz. İnanç önemli. Gerçekten daha önemli hatta. Çünkü gerçek bazen rahatsız edici olabilir.
İnanç ise yumuşaktır. Sıcak tutar. Üstünü örter.
Sonuç olarak mesele tavuğun aklı değil.
Mesele bizim konforumuz.
Çünkü bu hikâyede asıl ironi şu:
O tavuğa acıyoruz olabiliriz … ama buğday uzatıldığında ilk biz atlıyoruz.
Ve kimse kusura bakmasın,
tüylerimiz yolunurken bile hâlâ “şükür, buğdayımız var” diyorsak,
padişahın bir şey yapmasına bile gerek yok.
Biz zaten kendi kendimizi yönetiyoruz…














