Geçen hafta köşeme yazar–çizer dostlardan serzenişler yağdı. “Eleştiri” değil, bildiğiniz sitem… Meğer ben de onlar gibiymişim. Haksız sayılmazlar; sonuçta kendimi bildim bileli hayatın “teknik amelesi”yim. Ülkenin ağır işçiliği bana kalmış, ben ne yapayım.
Son zamanlarda da (apê Musa’dan, yani Musa Anter’den) aldığım elle horoz dövüşlerinde yan hakemlik yapmamı saymazsak. Tabii “hakemlik” dediğime bakmayın; genelde malzemeleri temin eden yani hayatın kablolarını toplayan, sahayı süpüren, yani yine bildiğiniz teknik amelelik kısmı bana düşüyor.
Şimdi buraya kadar iyi… Ama “horoz dövüşleri” deyince hayvanseverler şimdiden klavyeyi yağlamaya başlamıştır. Durun! Horoz dediğim, bildiğiniz horoz değil. Ülkenin siyasi arenası. Hani şu herkesin birbirini gagaladığı ama kimsenin bir türlü bir diğerini yenemediği o meşhur ring. Kısacası kimse mevzuyu tavuk kümesine çekmesin. Vallahi bu sefer alınırım.
Bir de bana demişler ki, “Okumak aramaktır” diyorsun ama kendin de aynı durumdasın.
Doğru! Ama hiçbir zaman “kafanızı kitaptan çıkarmayın” demedim ki… Okumak dediğin sadece kitap değil; doğayı okuyacaksın, çiçeği böceği, dalından düşen yaprağı, hatta varsa cesaretin bir karıncanın mesaideki çalışma disiplinini bile. Adamlar sendikasız çalışıyor . Onları izlerken azıcık saygıyıda esirgemeyelim lütfen.
Olmadı, memleket siyasetini oku. Zaten o kadar hızlı değişiyor ki, günde üç ayrı roman çıkıyor ortaya. Gerilim var, entrika var, dram var; bazı günler komedi, çoğu gün absürt tiyatro… Üstelik hepsi “gerçek olaylara dayanmaktadır” etiketiyle.
O yüzden sevgili dostlar, roman okumanıza gerek yok. Ülke siyaseti bize her gün bir şeyler yazıdırıyor. Biz yeter ki okumaktan vazgeçmeyelim.
Gerisini teknik ameleliğe bırakın; onu da bir şekilde ben hallederim zaten.














