Gerçekten öyleyiz.
Şaka değil, bilimsel bir vaka olarak incelenmeliyiz.
Bizim gibisi yok. Yani aynı anda hem “ırkçılık” yapıp hem de “entel taklidi” yapabilen kaç millet vardır şu dünyada? Hem ötekileştirip hem de ötekine hayran olabilen kaç millet çıkar karşımıza?
Şimdi açık konuşalım.
Biz Roman vatandaşlarımızı pek sevmeyiz.
Bunu “öyle değiliz yaa” diye kıvıranlar olabilir ama yok, öyleyiz.
Mahallede görünce içimizden “Umarım bizim apartmana taşınmazlar” deriz.
Çocuklarımız onlarla arkadaş olunca göz ucuyla kontrol ederiz: “Acaba bisikletini çalacak mı?”
Sabah pazarda denk gelirsek, üç adım geriden yürürüz.
Ama gelin oğlu evlendiriyorsa işler değişir.
O zaman iş başka. O zaman göbek başka.
O zaman “Aaa bizim millet ne güzel oynuyor yahu!” diyeceğimiz o anı yaşarız.
Ama o bizim millet değil, işte tam olarak sevmediğimiz millet!
Kafa karıştı mı? Evet.
Kafamız zaten karmakarışık.
Romanlar sanki sadece müzik için varlarmış gibi davranırız.
Düğün mü? Olmaz, onların müziği olmadan mümkün değil.
Şöyle bir davulcu gelsin, roman havasını bassın. Göbek çizilmezse düğün boştur!
Hatta öyle bir kültürel yüzsüzlüğümüz var ki, bir de üzerine çıkıp taklidini yaparız.
“Bak bak ben de aynen onlar gibi oynuyorum he!” diye kasılırız.
Ama yarın sabah aynı Roman kardeşimiz bizim sokakta cam şişe toplarken önümüzden geçerse, hemen omuz kırarız, yol değiştiririz. Çünkü biz zarif ırkçılarız. Çaktırmadan, sezdirmeden yaparız.
Aynı anda hem Romen müziğine tapan hem Roman insanına burun kıvıran nadide bir toplumuz.
Çok özür dilerim ama ne yediğimiz belli, ne içtiğimiz.
Sabah “milliyetçiyim” diye yaka yırtarız, akşam Roman müziğiyle halay başı oluruz.
Bir yandan “öteki”yle yaşamak istemeyiz, diğer yandan “öteki”nin rengini, sesini, coşkusunu emer, içselleştirir, kendi malımız gibi sunarız.
Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?
Hatta bu ne ırkçılık, bu ne halay başılığı?
Bakın çok samimi söylüyorum:
Roman havasında en iyi kim göbek atıyor biliyor musunuz?
Bizim düğünlerde, damadın bacanağı.
Açmış gömleği, kafasında tülbent, ağzında sigara, yere sürte sürte bir o yana bir bu yana…
“Vay be, adam doğuştan oynuyor!”
Evet. Oynuyor da… Keşke bir de o Romen vatandaşına saygı duymayı denese.
Sadece müziğine değil, varlığına da.
Roman deyince akla hemen çingene fıkraları, kamp yerleri, hırsızlık haberleri gelmesin mesela.
Belki bir gün, “bu insanlar bizimle aynı ülkenin, aynı toprağın insanı” diyebilmeyi öğreniriz.
Ama önce kendimizle yüzleşmemiz lazım.
Çünkü biz, hem oynayıp hem dışlayan bir milletiz.
Hem müziğini çalıp hem insanını aşağılayan.
İyi oynamasını marifet sayıp, insanlığını yok sayan.
Siz hâlâ “Biz öyle değiliz yahu, ne alakası var” mı diyorsunuz?
Tamam. O zaman şöyle yapalım:
Bir dahaki düğününüze Roman havası çalmayın.
Bakalım kaç kişi piste çıkar.
Ben size söyleyeyim:
Halay bile sarkar.
Biz tuhaf bir milletiz. Hem de çok tuhaf.
Ama bir farkla: Bu tuhaflığı mizah kaldırıyor, ama vicdan kaldırmıyor. Hele benim gibilerin yani kendini öteki hissedenlerin














