Beklenen gün gelip çattı. O güne kadar hiç kullanmazdı, saatin alarmını kurdu. Keman yayı gibi gergin haldeydi. Uyudu uyandı, gözü saatteydi. Zil çalmadan yataktan çıktı. İlaç içmek mecburiyetinden, bir parça peynir ekmekle, çayını içti. Akşamdan hazırladığı çantayı kaptığı gibi evden çıktı.
Sabahın sessizliğinde sokaklar boştu. Buluşma noktasına yarım saat önce ulaştı. Uludağ’daki karın soğuğu Bursa’da hissediliyordu. Arabada beklemeye başladı. Evden çıkarken çayın altını kapatmadığını fark etti.
Hareket saati geldi. Bir kişinin on dakika gecikmesi, onu azıcık rahatlattı.
Araç milli parktan içeri girdiğinde hava aydınlanmıştı. İnen on sekiz kişi savaş meydanına bırakılan askerler gibi davranıyorlardı. Kafaları sarılı, kalın giysileri, sırtlarında çantaları vardı.
Kısa tanışma ve bilgilendirme konuşmaları sonrası yola çıktılar.
Rehber öğretmenin ayak izlerine basarak ip gibi dizildiler, beyaz örtünün üzerine.
Çok geçmeden el parmaklarının uyuştuğunu hissetti. Oysa, iki eldiveni üst üste giymişti.
Gittikçe, Batonlarını kavramakta zorluk çekiyor, parmakları kapanmıyordu. Ellerini ovuşturuyor, hareketler yapıyordu.
İlk molada, rehber öğretmen “problemi olan var mı?” diye sorunca, “benim parmaklarım donuyor” diye atıldı.
Usta dağcı Enver’in kaz tüyü yedek eldivenleri, kısa sürede parmaklarını canlandırdı. Dört kayak pistini geçtiler. Kayakçılar da erken başlamışlar. Otobanda yolun karşısına geçmek kadar güvenli!. Yaya geçidi yok, trafik lambası yok. Üstelik kayakçıların frenleri tutmayabilir. Gözleri yukarıda, ayakları buzda kalp atışlarının sesi duyuluyordu.
Gökyüzünde kuş sürüleri yerine insanlar geçiyordu. Aşağıda sıra sıra dizilmiş insanların, kara, bata çıka yürümeleri garip görünüyordu.
Ekip kısa sürede insan kalabalığından uzaklaştı. Artık doğa ile baş başa kaldılar. Çölde su arayan insanlara benzediler. Rüzgar karları kum taneleri gibi savurmaktaydı. Sadece gözleri açık kalacak şekilde yürüyorlardı. Gözlüğü olanlar şanslıydı. Fırtınanın sırtlardan uçurduğu kar vadilere dolmuş. Sırtlar buz, vadiler insan boyu kar olmuştu.
Gide gide hapishane duvarlarından daha heybetli karla kaplı dağın önünde kaldılar. Dağcı kazmaları ile merdiven yaptılar. Rehber öğretmen tepeye çıktı. Kapak açılmış yetenekler yamaca saçılmıştı. Dağın yamacına rengarenk saksılar yerleştirilmiş çiçekler vardı. Yukarıdan sallandırdığı ipe tutunarak, rehberin bastığı yerlere basarak tek tek yukarı çıktılar.
Rehber öğretmen, mayın tarlasından karşıya geçmeye çalışan kaçakçının hassasiyeti içerisindeydi. Bastığı yeri ölçüp biçerek sessizce yürüyordu. Güneşte kalmış koyun sürüleri gibi yapışık yürümeleri rüzgardan savrulmaktan kurtulmak içindi.
Uludağ küçük zirve, burasıydı. Kar yığını içindeki küçük deliğin kapı olduğu anlaşılıyordu. Rüzgarın geri savurmalarını zorlayarak başını eğerek iki büklüm içeri girebildi. Girişin önündeki çukura düşmeden yanından geçti. Kapısı olmayan ikinci girişten içeri vardığında önce gelen arkadaşlarını gördü. Karşıda penceresi olmayan delikten hafif ışık içeriyi aydınlatıyordu. Her tarafı kar ve buzla kaplı olduğundan yapıldığı malzeme anlaşılmıyordu. Buzların sarktığı delikten karlar içeriye dolmuştu. Yine de rüzgardan korunacak sığınaktı. Dinlenip, rahatlayacakları hayali ile içeri koştular. Termosunda sıcak su donmuş, kapak açılmıyordu. Bazılarının telefonları donmuştu. İlk gelenlerin yiyecek atıştırdığı olsa da, çoğunluk yiyip içmeden çıktı. Yol uzun, akşam erken iner dağlara.
İp bağlayarak çıktıkları uçurumdan bir de inmesi vardı. Uçurumun başından bakınca, inenler küçücük görünüyordu. Sıranın kendisine gelmesini beklerken kuş olmak istedi.
Çocukluğunda rüyalarında uçardı. Dönek dağına yaslanmış köyünden, karşı yamaçta Canik dağlarının kucağındaki köylere giderdi. Vadinin derinliklerinde çılgınca akan Kelkit çayını geçerken daha fazla kanat çırpardı.
Duran Çoban
11-02-2025
BURSA














