Haybeye turp, boğaza yapışmış ahtapot ve arada ezilenler…
Biri turp olmuş. Evet, yanlış okumadınız: bildiğiniz turp! Sapasağlam, dimdik duruyor bir köşede. Ne olur ne olmaz, lazım olur diye mi koymuşlar oraya, bilinmez.
Öylesine konmuş gibi ama pek de masum değil. Diğeri ahtapot. Sekiz koluyla vatandaşı sarmış, ümüğünü tutmuş, sıkıyor da sıkıyor. Boğulmak serbest, ama şikâyet etmek yasak! Çünkü bu ülkede dert yanacak bir mercii kalmadı; herkes ya dilsiz ya da duymazdan geliyor.
Çarşı pazar desen, adeta yangın yerini geçmiş. Artık yanardağ. Fiyatlar öyle bir patlamış ki, manava giren, “patlıcan mı bu, yoksa bitcoin mi?” diye tereddüt ediyor. Market sepeti doldurmaya kalksan, dur! . Öncesinde banka kredisi başvuru formunu doldurmanız gerekiyor rafların arasında.
Emeklinin durumu desen daha da vahim: Adam sadece nabzının atıyor olmasına şükrediyor.
Gerçi onun da garantisi yok; enflasyonun hızına yetişmeye çalışırken, kalbi dayanmaz zaten.
Eğitim sistemi? Aman diyeyim! Her gelen bakan kendi havasında bir müzik çalıyor, çocuklar da doğal olarak ritmi tutturamıyor. Müfredat, cacık gibi: her evde ayrı çalkalanıyor. Öğretmenler müneccim gibi olmuş; bugün hangi konuyu kaldıracak müfredatın, hangi beceriyi geliştirecek. Çocuklar da sistemin çamaşır makinesine kapılmış çorap gibi dönüp duruyor; ne yöne gittikleri belirsiz, çıkacakları yer o da muamma.
Ülke genelinde durum o kadar “normal” ki, yokluk artık norm haline gelmiş. Yoksulluk sınırı, vatandaşın uzaydan teleskopla bile göremeyeceği kadar yukarıda.
Hatta öyle ki, bazı üniversiteler artık “Yokluk ve Sefalet Çalışmaları” adı altında yüksek lisans programları açsa şaşırmam. Mastırını yaparsın, doktora zaten hayat o garantili: çünkü sefalet bizde doktorasını çoktan yaptı.
Ama bütün bunları herkes biliyor. Çünkü kral artık öyle bir çıplak ki, güneş kremi sürmekte kafi gelmiyor .
Her şey ortada, alenen. Herkes görüyor. Görüyor ama ses etmiyor. Ya korkudan ya da “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” geleneğinden.
Ve biz ne yapıyoruz? Kör ebe oynuyoruz milletçe. Gözümüz bağlı, elimizle yolumuzu bulmaya çalışıyoruz. Biri “ekonomide toparlanıyoruz” diyor, öteki “reform yolda” diye avutuyor. Bizse hâlâ aynı sorunun cevabını arıyoruz:
Vatandaş ne yapsın?
Turp gibi olanlar sağlıklı, çünkü onların derdi yok. Ahtapot olanlar güçlü, çünkü kandan besleniyorlar. Arada sıkışan kim? Vatandaş. Hem de her gün, her yerde, her an.
Yani?
Yani vatandaş yine dişini sıkıyor. Çünkü bu ülkede sabır, bir halk sağlığı politikasına dönüşmüş durumda. Şikâyet edeni “hain”, susanı “sadık”, konuşanı “fitneci” ilan etmek o kadar kolay ki, artık vatandaş kendi kendini sansürlemeyi öğrenmiş şükürler olsun.
Dahası ne yapsın biliyor musunuz?
Sabretmeye devam etsin. Zaten sabır bu toprakların en verimli ürünü.
Ekilse biçilse ihracatta dünya rekorunu kırarız!
Ama gel gör ki bu ülkede artık vatandaşın sabrı bile enflasyona yenilmiş.














