Ülke olarak bir konuda müthiş bir istikrarımız var:
Sürekli yanıyoruz.
Yine bir yangın haberi… Ve ardından klişe cümle: “Yüreğimiz yandı.” Evet, ülkece yüreğimiz o kadar sık yanıyor ki, artık içimizde mangal yakılıyor.
Son olarak Eskişehir’den geldi haber: 10.tane gencecik canı daha teslim ettik alevlere. Ardından klasik paket servis: “Şehit oldular.” “Kahramanlarımız.” “Peygamber efendimize komşu oldular.” Eh, tamam işte, geride kalanlar da bu açıklamalarla teselli olur(!).
Ülke o kadar düzenli yanıyor ki, neredeyse hava durumu bülteni gibi: “Yarın Trakya’da parçalı bulutlu, İç Anadolu’da alevli…”
Hatta bazı açıklamalar o kadar kopyala-yapıştır ki, sanki yangın değil metin şablonu hazırlanmış.
Bakın, dünyanın başka yerlerinde itfaiyeci olmanın yolu nedir biliyor musunuz? Önce bir ton yazılı sınav, ardından psikolojik test, ardından kondisyon testi. Neredeyse olimpiyat elemeleri gibi bir süreç. Bizdeyse süreç çok daha basit: “Dayın kim?”
Çocukken orman işletmesinde dikim işinde çalıştım. Yaşım? On iki, belki on üç. O yaz başı dikim işi bitti, dediler ki: “Seni yangın kadrosuna yazdık.” O yaşta yangınla tanıştım. Bir elimde hortum, diğer elimde korku… Ne eğitimi? Ne güvenliği? O zaman bile anlamıştım: Bu ülkede önce yanarsın, sonra öğrenirsin.
Ve yıllar geçti, sistem hâlâ aynı.
İşe alım mülakatı değil, aile soyağacı inceleniyor. Fiziksel uygunluk yerine sosyal çevreye bakılıyor. CV’niz zayıfsa sorun değil, “Babam orman müdürü” yazarsanız her kapı açılıyor. Hatta sadece yangın değil, ormanı bile yakabilirsiniz, kimse size bir şey demez.
Sonra da yangın çıkınca sosyal medyada “Dualarımızla yanınızdayız” yazanlar. Keşke dualarınız kadar hızlı bir denetim mekanizmanız da olsaydı. Neyse, o da bir şey.
Bu ülkede asıl yangın ormanda değil, zihniyette. Orman bir şekilde yeniden yeşeriyor ama bu kafayla biz hâlâ taş devrinde kamp ateşi başında oturuyoruz.
Her yangında üç gün üzülüp dördüncü gün düğünde halaya duruyoruz.
Şunu anlamıyorum:
Yangın çıkar, üç helikopter gelir, biri bozuk çıkar, diğerinin mazotu biter, üçüncüsü de turist taşımakla meşguldür. Sonra ne olur? Sosyal medyada bir “kamuoyu baskısı” kurulur, 3. gün gelen bir açıklamayla: “Tüm imkanlarımız seferber edildi.” Yani? Ahmet’in dayısı, Mehmet’in eniştesi ve Mustafa’nın kayınçosu yine sahada…
Dünyanın düzgün çalışan yerlerinde itfaiyeci olmanın kriterleri belli.
Bizde ise şöyle sorularla mülakat yapılıyor sanırım:
“Küçüklüğünde hiç ateşle oynamış mıydın? Bravo, tecrüben varmış.”
Dilerim bir gün gerçekten liyakatli, eğitimli ve görevine âşık insanlarla dolu yangın ekiplerimiz olur.
“Yangın var ama kimse sorumlu değil!”
Bir de şu var: Her yangın sonrası açıklama şöyle olur:
“Sebebi araştırılıyor.”
“Kasıt olup olmadığına dair inceleme başlatıldı.”
“Tüm ihtimaller değerlendiriliyor.”
“Ama kesinlikle sabotaj olabilir.”
Yani hep bir ihtimal var, ama kesin bilgi yok. Orman kendi kendine yanmış olabilir. Veya “güneş ışığı büyüteçle yoğunlaştı da, kendiliğinden alev aldı.” Hatta son moda: “Kuş kanadındaki enerji sürtünme yarattı, kıvılcım çıktı.”
Ama kimse demiyor ki: “Biz bu ekibi liyakatle kurmadık, su tankerinin mazotu yoktu, müdahale geç yapıldı, insanlar bu yüzden öldü.”
Hayır, çünkü ülkemizde sorumluluk “yanmaz, yapışmaz, dökülmez.” Hesap sormak yerine methiye düzmek adettendir. Ölenler “şehit”, kalanlar “takdirlik”, sistem zaten her zaman ki gibi “takipsiz.”
“Sonrası mı?
Unuturuz biz onu…”
Yangın söndükten sonra ne olur biliyor musun? Hiçbir şey.
Birileri çıkıp der ki: “Hayvanlarımız da yandı.” Hep birlikte duygulanırız. İki gün sonra aynı ormanda villa projesi başlatılır. İtiraz edenler “vatan haini” ilan edilir. O yanan yer “imara açılmadı, sadece değerlendirme yapılıyor” denir.
Geride kalan acılı ailelere ne olur? Onlar unutulur. Çünkü bizde yas tutma süresi Netflix bölümü gibi: Ortalama 42 dakika. Sonra sıradaki bölüme geçeriz.
“Peki ne olacak?”
Vallahi ne olacak bilmiyorum ama ne olmayacağını biliyorum:
Hesap sorulmayacak. Sistem değişmeyecek. Liyakat değil, yine torpil kazanacak. “Çok üzgünüz” diyenler üç gün sonra başka bir ihale dosyasını imzalayacak.
Belki bir gün “dayısı olan” değil, “hakkıyla gelen” işe alınır.
Ama o gün gelene kadar biz yine yazarız.
Ve siz yine aynı cümleyi kurarsınız:
“Yüreğimiz yandı.”














