22 Eylül 2024

Kazım Koyuncu’nun mezarını ziyarete gitmiştik. Trabzon’un Beşikdüzü ilçesinden başlayan ve Kazım Koyuncu’nun Anıt mezarında noktalardan yolculuğumuz süresince, birbiri ardı sıra dizilen iki vilayet merkezi =Trabzon, Rize, onlarca ilçe ve yerleşim birimini = Beşikdüzü, Vakfıkebir, Yalıköy, Çarşıbaşı, Akçaabat, Trabzon, Yomra, Arsin, Araklı, Sürmene, Of, İyidere, Derepazarı, Rize, Çayeli, Pazar, Ardeşen, Fındıklı, Arhavi, Hopa, geride bıraktık.

Yaklaşık 150 km.lik kısa ve dar bir bir kıyı şeridi içinde, deyiş yerindeyse bir tespih tanesi gibi ard arda dizilmiş, adeta iç içe geçmiş büyük-küçük onlarca yerleşim merkezi, öyle ki çoğu kez bir yerleşim biriminden ötekine geçtiğinizi fark edemiyorsunuz.
Dikkat çeken en önemli nokta kıyı şeridi boyunca müthiş bir yapılaşmanın, betonlaşma demek daha doğru olur, olması ve bunun tüm hızıyla sürmesiydi. Bu betonlaşma Trabzon ve Rize vilayet merkezlerinin içi her iki yanlarındaki komşu ilçelerde doruk noktasına ulaşmış durumda. Bu olumsuzluk Karadeniz kıyı şeridine lebi derya, yapışık vaziyette inşa edilen Karadeniz otoyolu ile birlikte ele alındığında bölgenin Denizle doğal olan bağı koparılmış durumda. Karadeniz Bölgesi denizi çalınmış insanların yaşadığı bir yere dönüşmüş.

Patlama noktasına ulaşmış betonlaşmaya karşılık, sadece Karadeniz otoyoluna yüklenmiş ulaşım sorunu dev boyutlarda, felç olmuş durumda. Ulaşımı çeşitlendirmek için denizyolu ve demiryolu, metro, tren ulaşımı konusunda şimdiye dek sadece laf üretilmiş, somut hiçbir adım atılmamış.
Olumlu sayabileceğim, umutlu olduğum nokta tüm bu betonlaşma, kıyı işgali ve yağmaya Karadeniz’in zümrüt yeşili doğasının direnmeye, tüm güzelliğini cömertçe sergilemeye devam etmesiydi. Nereye kadar?
Onlarca yerleşim birimi içinden Fındıklı ilçesi, farkıyla fark ettiğimiz ilçelerden biriydi.

Bugün bir grup arkadaşla şair ceketli çocuk Kazim Koyuncu’yu mezarı başında andık.
Dönüş yolunda çay bahçesinin temizliği ile meşgul bir çocukluk arkadaşı ile ayaküstü sohbet ettik.
Kendisine yöneltilen, “Kazim Koyuncu nasıl biriydi?” sorusuna; “çocukluğumuz birlikte geçti. O zamanlar köydeki iki televizyondan birisi bizim evdeydi. Bu arada vadiyi çevreleyen zümrüt yeşili tepeleri göstererek, vericiyi o tepelerde dolaştırıp, net görüntüyü bulmaya çalışır, sonrada bizim evde oturur, birlikte televizyon seyrederdik”

Devamla söylediği; Kazim kendinden başka her şeyi, herkesi önemsedi, değer verdi, başkalarının dertleriyle dertlendi, seveni çoktu, mezarı halen daha ülkenin her yöresinden gelen ziyaretçilerle dolup, taşıyor. Tabii sevmeyenleri de yok değildi, duruşu, tavrı olan bir insandı, tüm bu nedenlerle sonuna kadar hakettiği yaşama erken veda etti” sözleri, onunla büyümüş bir çocukluk arkadaşının çizdiği kusursuz bir Kazim Koyuncu portresi gibiydi. Çocukluk arkadaşının anlatırken kullandığı vücut dili çok dikkatimi çekti. Tıpkı Kazim Koyuncu’nun şarkılarını söylerken kollarını iki yana açtığı gibi, kollarını sık sık iki yana açıyor ve öylece anlatmaya devam ediyordu.
Duygulanarak dinledik, Kazim’a ve çocukluk arkadaşına en kalbi sıcak duygularla veda ettik. Yol boyunca Harbiye’deki muhteşem konserde, gitarı boynunda, ellerini sık sık iki yana açarak şarkı söyleyen Kazim Koyuncu’yu görür gibi oldum.















