Adam gecenin içinde yürüyordu.
Hafif esen güz rüzgârı, tatlı bir hüzün katıyordu etrafa;
yapraklar, erken sararmış, düşmeye hazır bekliyordu.
Ayakları yorgundu, gözlerinde boşluk vardı,
elleri ise ellerin yokluğunu hissediyordu hâlâ.
Henüz giyilmemiş uzun kollu gömleklerini düşündü bir an.
Bu kış bir ceket almalıydı;
eskisi lime limeydi, hatıralarıyla birlikte dökülmüştü.
Üzerindeki ağırlık sadece bedeninde değildi;
zihninde bir pazar yeri açılmıştı:
çocukluğunun geçtiği bit pazarları, üç parçanın beş kuruş ettiği zamanlar,
yamalı pantolonla mutlu olan çocuklar,
bir tas çorbanın bir aileyi doyurduğu günler…
Zaman, yokluktu.
Ama yokluğun içinde
eldekinin kıymetini bilmek vardı.
Her şey saftı, hayat masumdu.
Umut ekmekti, umut sudu.
Annesinin elleri geldi aklına,
dizlerindeki yaraları öperek iyileştiren elleri.
İçinden bir ses fısıldadı:
“Şimdi bilsen anne… öpüşünle iyileşecek
o kadar çok yaram var ki…”
Belli belirsiz bir tebessüm yayıldı yüzüne,
ama gözlerinin kenarında hâlâ bir sızı duruyordu.
Ödünç sevinçler…
Oda hep eğreti dururdu üzerlerinde.
Biraz gülerdik, ama gülüşümüz düşerdi hemen;
çünkü en çok hüzne yakışırdık biz.
İyilik yaptı, denize attı,
“Balık bilsin” diye.
Ama tuttu o balık da, oltaya düştü, yem oldu başkasına.
İyiliği piç olmuştu sonunda.
Deniz unuttu, balık kandı,
içinde tuzlu bir burukluk kaldı.
Ve anladı ki, bazen iyilik,
kendi saf hâliyle bile
dünyanın ağırlığı altında ezilir.
Şehir başka bir zamana aitti artık.
Teknolojiye boğulmuş caddelerde yürüyordu;
reklam panoları, ışıklar, telefon ekranları…
Hepsi birer yabancıydı ona.
Metrobüs durağına doğru ilerledi,
acele etmeliydi, çünkü hayat beklemezdi.
Başını gökyüzüne kaldırdı.
Geceydi, karanlık ve yıldızlı,
ama gözlerinde hâlâ çocukken uçurtma kovalarken gördüğü
sonsuz mavi boşluk duruyordu.
O boşluk, özgürlükle dolu,
umutla, kaybolmuş masumiyetle doluydu.
Hazan gelmişti, erken…
Yapraklar dökülmüş, dallar kimsesiz kalmıştı.
Ama hâlâ bir şey vardı içinde:
çocukluğun o saf, kırık, ama dirençli ışığı.
“Büyüdüm de ne oldu?” diye geçirdi içinden.
“Şimdi neler vermezdim
çocukluğum tekrar elime düşse…”
Metrobüs yanaştı; kapılar açıldı, kalabalık itti çekti.
Adam adımını attı, ama içinden bir parçası
oracıkta, gecenin ve hatıraların içinde kaldı.
Ve bilir ki,
yamalarıyla mutlu bir çocuğun kalbine borçludur hâlâ.
Her yara, her ödünç sevinç, her erken düşen yaprak
içinde bir umut tohumu bırakmıştır.
Belki hayat acıtır, belki iyilik p.ç olur,
ama çocukluğun gölgesi,
geceye tutunmuş,
yine de yolunu bulur…














