Aç göğsünün mezarını
Çıkar içindeki ölüyü;
Çürüyen kalbindeki pıhtıda
Çıkar çırpınan merhamet çiçeklerini!
Koklamasan da senin için solan son gülleri
Seyret gönlünün açık kalan penceresinden…
Göğsünün mezarında taşlaşmış şahideler,
Tanığıdır yağmurda gökkuşağı gibi
Bulutlara yükselen bir ruhun.
Acıyan uysal denizinin kimsesiz kıyılarından dal!
Korkmadan dal derinlerine!
Ayakların da incinir gitme ardından,
Boş iskelelerde gölgeleri yürüyen güruhun…
Pare pare olsa da vücudun baştan sona
Ürkütmesin yalnızlığın seni.
Korkma! Toprak toprağa karışır nihayetinde.
Yürür birlikte, yerle bir olur,
Bir zaman olur durulur
Üstünden geçen nehir selleri…
Ve ötekiler…
Geçmişi geçmiş sanan senden ötedekiler…
Yaşayan fosillerden habersizdir,
Nereden bilecek onlar buz böceklerini
Buzların arasında dolaşmadılar ki…
Nereden bilecek güneşin ısıttığı taşlardaki
Hamamböceklerini…
Bilemezler ki yüze kadar saymasını bilmeden;
Sobelemeden gözlerini bağlayan kendisini;
Bilemezler ki ebe olmadan:
Evvel zaman içinde,
Yıldızların küstüğü saklambaç oyununda
Karanlığın ışıkları yuttuğu gün vaktini…
Tüttükçe baba ocağının isli dumanı
Geçip gider peş peşe oraların baharı-kışı…
Öyle sessizdi ki masal zamanlarında
Takvimlerden yıl eksilten suların akışı…
Bak yine sana çıktı şiirim
Sen de artık çıkar gözlerini kuyularından;
Renkleri koy, milyon kere yedi rengini, yeniden.
Dünyanı karartan lekeni çıkar gözlerinden
Temizle kanını yüreğinin
Yeniden aşk koy içine, öfkeni çıkar…
Diril! Koş!
Yollara koyul artık;
Bir gidiş zamanı git!
Kalsın geride ayak izlerini taşıyan
Sonsuz beyazlığı yer yer ezilmiş bir kar.
Osman Aktaş/ 17/06/2017/Erzurum














