Bizim Mey birkaç gündür hasta.
Gözleri donuk, melil melil bakan bir hâli var.
Oysa ben onun her akşam yanıma sokulup mırıl mırıl uyuyan hâline alışmışım.
Zaten epeydir içimde bir korku vardı, ‘Ya Mey hastalanırsa?’ diye.
Çünkü Mey artık yaşlandı, nerdeyse 60’ında.
Mey’i oğlum Emrah sokaktan eve aldığında daha yavruymuş.
Sonra Emrah evlendi, Ege doğdu; gelinimiz Merve’yi de eklersek kocaman bir aile olmuşlardı.
Ne zamanki Ege’de alerji çıktı, Mey’in kaderi de değişmeye başladı.
Böylece İstanbul’dan bizim eve, İzmir’e taşınması zorunlu oldu.
Artık bizim kedimizdi o.

Nerdeyse üç yıl geçti, alıştık ona; bizim evin ‘demirbaşı’ oldu artık.
Bir yere gidecek olsak planımızı Mey’e göre yapıyoruz.
Bir iki günlük gidişler için onu evde bırakabiliyoruz.
Ama aklımız da evde kalmıyor değil.
Dönüşümüzde onun da bizi özlediği belli oluyor.
Daha girişte kapının arkasında bizi bekliyor, kapı açıldığında koridora boylu boyunca uzanıp âdeta beni ‘sevin’ diyor.
O haldeyken başını okşuyorum, gözleri minnetle bana bakıyor.
***
TARIK DURSUN’NUN PITIR’I
Bu hastalık işi ortaya çıkınca usta yazar Tarık Dursun’un “Geçti Akşam Suları”1 kitabında anlattığı Pıtır’ın öyküsü aklıma geldi.
O yazısında sokaktan eve alınan Pıtır’ın yıllarca evde yaşadığını ve sonra da hastalandığını yazıyordu usta yazar Tarık Dursun:
“…Veterinere götürdük. Gözle görülür bir zayıflama başladı. Eriyor muydu ne? (…)
Ona bir gün hastadır diye parça tavuk getirdim. Tümüyle önüne koyduk. Titreyen bacaklarıyla geldi, kokladı, diş atmak istedi, yapamadı. Tek tek bakıştı bizimle. İçim eridi. Kapıya gitti. Çok sessiz miyavladı. Galiba geceydi açtık kapıyı ona, çıktı gitti.”
Sonrası…
Pıtır, üç gün ortalıkta görünmez.
“…Bir sabah karımın sesine alt kata indim. Pıtır’dı gelen. Bitmişti. Bir iki kez ayakta duramayıp yıkıldı, sonra yeniden dört ayağı üstünde durdu. Birkaç adım attı. Merdivenin başına geldi, karışık bir sesle yukarıya miyavladı. Bekledi. Ah, o gün oğlum evde yoktu, işine gitmişti.
Döndü, kapıya geldi, gözlerini zincire dikti, bekledi. Karım anladı ne istediğini; açtı, çıktı.
Gidişini görmemek için arkasından kapıyı yavaşça örttük.”
Ve dört gün sonra Tarık Dursun bir yol kıyıcığında dostu Pıtır’ı bulur.
“Başucuna çöktüm, dizlerim gecenin yağmur sularına değdi, ıslandı. Aldığım gazeteye sardım, incitmeden, okşarcasına, sevgimle. Kucağıma aldım yürüdüm.
Karım geldi, böğürtlenin altına el çapasıyla bir çukur kazdı. Ona. Pıtır’a, bizim Pıtır’ımıza…”
***
Bizim Mey de hastalanınca Tarık Dursun’un yaşadığını en azından şimdilik yaşamadık. Ölümünü bilen bir hal takınıp bizi bırakıp en azından gitmedi. Bu bile şimdilik sevinilecek bir durum.
Onu Urla’ya, veterinere götürdük.
Veteriner, Mey’in meme kanseri olduğunu, karın bölgesindeki kısımların alınması gerektiğini söyledi.
Nasıl üzüldüğümü bilmem anlatmama gerek var mı?
Çünkü ben de eşim Nazan da Mey’i hem evimizin bir kedisi olarak hem de daha yakın zamanda sonsuzluğa uğurladığımız Emrah’ımızın bize emaneti olarak görüyoruz.
Şimdi Mey’i bu dertten kurtaracak veteriner arıyoruz.
Bakalım, bu kederli macera nasıl seyredecek?
***
İZMİR’DE BELEDİYEYE OPERASYON
Artık belediyelere operasyon olağan işlerden sayılıyor.
Hatırlayalım; Aziz Kocaoğlu zamanında da belediyeye operasyon olmuş, onlarca çalışan tutuklanmıştı.
Aziz Bey’e de 390 yıl hapis istemi vardı.
Ne oldu sonra?
Hepsi aklandı (beraat etti).
Şimdi yine benzer bir operasyon var.
Elbette yolsuzlukları savunacak hâlimiz yok ama bu işlerin bu usulle yapılmasının hiç kimseye yararının olmadığı da belli.
Olsa olsa zihinlerde bir algı yaratılabilir ki iktidar da bunu amaçlıyor olsa gerek.
***
Gelelim şimdiki operasyona:
Anlayamadığım 157 kişi bir araya gelip nasıl bir ‘beceri’yle yolsuzluk işini kotarıyor?
İki: ‘Sanık’lara sorulan sorular ve verilen cevaplar okunduğunda esasta bu işin bir yolsuzluk değil, bir kentsel dönüşüm öyküsü olduğu gerçeği çıkıyor ortaya.
Tunç Soyer, ifadesinde uzun uzun anlatıyor.
Örnekköy ve Uzundere’deki vatandaşlar müteahhitlerin eline düşmesin, kooperatifler kurarak daha çok kazansınlar diye bu yola başvurulduğunu söylüyor.
Nitekim bu da yapılmış, kooperatifler kurulmuş, projelere başlanılmış ancak ekonomideki olumsuz hava bu işin yavaş işlemesine neden olmuş.
Belediyenin şirketi İzbeton bu iş için görevlendirilmiş.
Sonrası işler ihale edilmiş, alt yüklenicilere verilmiş…
Bu kısımda iyi niyetle usul hataları yapılmış mıdır, bilemiyorum ama olabilir de.
Yapılmışsa bile bunların işin hızlanması için yapıldığı belli.
Ancak işler istenildiği hızda gitmemiş.
***
Daha önce yazmıştım: Murat Karayalçın buna benzer Dikmen Vadisi Projesini yaparken her şeyi açık, şeffaf yaptığını anlatıyordu.
Bu işin doğrusu da bu katılımcı yöntemdir.
Keşke olan biten daha önce kooperatif ortaklarınca tartışmaya açılmış, her şey orada konuşulmuş olsaydı.
Belli ki bu ortam yaratılmamış.
Biz niye kendimizi yırtıyoruz; katılım, katılım diye…
İşte bunun için!
……………….
1 Geçti Akşam Suları-Ben Unutmadan 2, Tarık Dursun, anı, Bilgi Yayınevi, Eylül 1997, 368s., Ankara















