Bu ülke bir gün bu beyaz körlükten uyanacak.Gözler yeniden gerçeğe açılacak.O gün geldiğinde, susanlar, unutanlar, saklananlar, uyaranları susturanlar, hepsi aynı soruyla karşılaşacak. “Körken ne yaptın?”

***
BU VİCDAN HANGİ
YASAYA SIĞAR?
Mesudiye’den bilirim bu güzel canı. Bir zamanlar kardeşi Tarçın’la birlikte Hayıtbükü’nde, güneşin altında, zeytin ağaçlarının gölgesinde, özgürce yaşardı.
Serdar ve Feray’ın şefkatiyle büyüdüler. Sevildiler, beslendiler, korundular.
Sonra ne olduysa oldu…
Bir gün, birileri onu Datça merkeze götürdü. Yılmazlar Ortaokulu’nun çevresini kendine yurt edindi. Çocukların neşesine ortak oldu. Kuyruğunu sallayarak okul bahçesinde teneffüsleri bekledi. Belki de insanlara güvenmeye devam ettiği için, “zararsız” olduğu için yaşadı tüm bunları. Ama yanılmıştı.
Çünkü bu ülkede zararsız olmak yetmez.
Bu ülkede bir köpeğin kaderi, bir vicdansız veterinerin torpiliyle çizilir.
Bir sabah, hiçbir açıklama yapılmadan, tıpkı seçilmiş belediye başkanlarının yerine atanan kayyumlar gibi, bu güzel can da alınıp götürüldü. CHP’li Datça Belediyesi’nin “adrese teslim” kadrosundan bir veterinerin emriyle, Sanayi Sitesi’ndeki toplama kampına kapatıldı.
Neymiş, yasa öyleymiş.
Hangi yasa?
Sıcak asfalta çıplak patilerle basanlara reva görülen mi?
Kışın soğukta titreyen, yazın susuz kalan canları kafese tıkan mı?
Şimdi de Muğla’daki barınağa gönderilmiş. Zincir vurulmuş bir özgürlüğe, çalınmış bir yaşama dönüşmüş yolu. Hayvanseverler isyanda. Marmaris’ten Datça’ya uzanan bu “topla, tutukla, sustur” zinciri ne zaman kırılacak?
Marmaris’te de aynı şey olmuştu. Aynı veteriner, aynı yöntem, aynı vicdansızlık.
Bu torpilli veterinere artık birileri dur demeli.
Yoksa Datça canlarını kaybedecek.

***
YABAN EŞEKLERİ BELEDİYEYE
NASIL AYNA TUTTU?
Bazen bir eşeğin özgürlüğü, bir belediyenin vicdanıyla, halkın dayanışmasıyla mümkün olur.
Datça’da haftalardır gündem yaban eşekleriydi. 18 Haziran’da “tehlike arz ediyorlar” denilerek, halkın gözü önünde vahşice toplandılar. Ardından dar bir alana kapatıldılar. Sıcak altında, susuz ve gölgesiz bırakıldılar. Bu görüntüler vicdanlara ağır geldi. Hayvanseverler ayağa kalktı, kamuoyu sessiz kalmadı. Belediye ilk başta tökezledi belki ama sonra durdu, dinledi, düşündü.
Ve sonunda doğru olan yapıldı.
Belediye, şeffaf bir açıklamayla süreci kamuoyuyla paylaştı. Kent Konseyi, gönüllüler, sivil inisiyatifler, hukukçular, yaşam savunucuları sürece dahil edildi. Yaban eşekleri, su kaynaklarının bulunduğu güvenli doğal alanlara salındı. Biri hamile altı eşek, nihayet özgürlüğüne kavuştu.
Bu tabloyu alkışlıyoruz. Datça Belediyesi‘ni tebrik ediyoruz.
Çünkü bu sadece altı eşeğin hikayesi değil.
Bu, bir yönetim anlayışının sınavıydı. Datça Belediyesi bu olaydan önemli dersler çıkarmalı. Zira mesele sadece eşekleri değil, doğayı, şehirleri ve en nihayetinde insan onurunu ilgilendiriyor.
Şu artık kabul edilmeli. Sorunlar halktan gizlenerek değil, halkla birlikte çözülür. Standart kamu görevlisi kibriyle değil, samimi ve insani bir dille çözülür. Yani protokol değil, diyalog.
Bu olayda belediye, bir eşeğin gözlerinde merhameti gördü. Hatasını kabul etti, süreci şeffaf yürüttü, halkla dayanıştı.
İşte toplumun özlediği belediyecilik bu
Ortak akıl, katılımcılık, açıklık. Bu kez doğru adımlar atıldı. Tekrar tebrikler.
Ama…
Ama’lı cümleleri sevmem.
Lakin bir “ama” gerekiyor.
Bu şeffaflık, bu halkla kurulan bağ, bu diyalog geçici bir durum olmamalı. Kalıcı bir yönetim ilkesine dönüşmeli. Çünkü halkın hafızası güçlüdür. Sadece başarıyı değil, çelişkileri de unutmaz.
Mesela.
– Belediyede torpilli işe alımların devam ettiği konuşuluyor.
– Özellikle veteriner kadrosuna yapılan son personel alımı, hala tartışmalı.
– Bazı belediye çalışanlarının çocuklarının işe alındığı iddiaları kamuoyunda dolaşıyor.
– Sevgi Yolu’nda mühürlenmiş iskeleler hala nasıl tam kapasite çalışıyor?
– Encümenin yıkım kararı verdiği kaçak yapılar neden yerli yerinde duruyor?
Tüm bu ve bunun gibi sorular cevapsız kalınca, belediyeye duyulan güven zedeleniyor. Oysa güven, bir kez sarsıldığında yeniden inşa edilmesi zor bir değer.
Eğer Datça Belediyesi bu süreçte gösterdiği şeffaflık ve hesap verebilirliği kurumsal bir refleks haline getirirse, sadece yaban eşeklerini değil, halkın güvenini de özgürlüğüne kavuşturur.
Örneğin, belediye meclisindeki CHP grubu, tıpkı muhalifler gibi her ay düzenli olarak basını bilgilendirme toplantısı yapsa, medya mensuplarının sorularına açık biçimde yanıt verse, ne kaybeder?
Aksine çok şey kazanır.
Çünkü bugün toplumun ihtiyacı olan şey sadece hizmet değil, güven. Sadece yol, su, temizlik değil; katılım, şeffaflık ve adalet.
Bir yönetimin halkla kurduğu bağ onun meşruiyetidir.
Not: Yorumda paylaştığım videoyu izleyin lütfen. Özgürlük böyle bir şey.
https://halktv.com.tr/…/datcanin-yaban-esekleri-artik…

***
DATÇA’NIN EŞEKLERİ
ARTIK ÖZGÜR
Datça Belediyesi, yaklaşık üç haftadır tuttuğu altı yaban eşeğini yeniden doğaya saldı. İl Hayvanları Koruma Kurulu’nun 18 Haziran 2025 tarihli kararıyla toplanan eşekler, bugün belediye ekipleri tarafindan doğal ortamlarına bırakıldı.
Belediyeden yapılan açıklamada, eşeklerin barındırılma sürecinin yasal çerçevede ve hayvan refahı gözetilerek yürütüldüğü vurgulandı. Kurul kararında, “Datça Belediyesince tehlike arz eden bölgeden alınarak uygun bir yerde bakılması ve sahiplendirilememeleri halinde hayvan refahına uygun bir alana bırakılmaları” yönünde hüküm yer alıyordu.
Veteriner raporunda, eşeklerin “yaban hayvanı” niteliğinde olduğu ve sahiplendirilmesinin hem sağlık hem güvenlik açısından uygun olmadığı belirtildi. Bu doğrultuda Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü’ne 4 Temmuz 2025 tarihinde bilgi verilerek, eşeklerin doğaya salınma işleminin yasal prosedüre uygun şekilde gerçekleştirileceği bildirildi.
Bugün tamamlanan transfer süreciyle birlikte biri hamile olmak üzere toplam altı eşek, ana yollardan uzak ve su kaynağının bulunduğu güvenli bir doğal alana bırakıldı. Belediye yetkilileri, işlemin veteriner hekim ve çevre gönüllülerinin gözetiminde sorunsuz bir şekilde tamamlandığını duyurdu.
Datça Belediyesi açıklamasında, “Hayvanların sağlığı ve doğaya uyumu önceliğimizdir. Süreç boyunca şeffaf ve sorumlu bir yaklaşım sergiledik. Tüm canlıların yaşam hakkına saygı gösterilmesi gerektiğine inanıyoruz” ifadelerine yer verildi.

***
BİR ADAMIN DEĞİL,
BİR ÜLKENİN PORTRESİ
Son aylarda Türkiye’de belediyelere yönelik operasyonların ardındaki isim, Aziz İhsan Aktaş.
Mahalle arasındaki adıyla; Topal İhsan.
Topallığı fizikten mi geliyor, ahlaktan mı bilinmez. Ama yürüyüşü tuhaf. Hep yana kıvrık. Hep güçten yana.
Bugün meclis kapısında, yarın savcının odasında, ertesi gün bir ihalenin gölgesinde.
Mahkeme kararıyla “Organize Suç Örgütü Lideri” ilan edilen bu adam, şimdi devletin “tanığı” olmuş durumda. Ve ne gariptir ki, bu “tanıklık” onu önce görünmez yaptı, sonra dokunulmaz.
Eskiden Diyarbakır Bağlar’da bir okul kantininde tost ve döner satan bir gençti. Şimdi milyonluk araçlarla konvoy yapıyor. Sarayvari villalarda oturuyor, kamu ihalelerinde dolaşıyor.
Topal ama hızlı.
Çünkü bu düzen, bastonlu koşucuların çağı.
Bir zamanlar suçtan kaçanlar, şimdi suçla iş birliği yaparak ödüllendiriliyor.
Öyle bir ülke ki burası, adalet artık belgelere değil, beyanlara dayanıyor.
Hakikat, gözle görülen değil, kulakla duyulan bir şey artık.
“Duydum.”
“Dediler.”
“Sanırım öyleydi.”
İşte bu üç kelime bir belediye başkanını tutuklatmaya yetiyor artık.
Bir meclis üyesini görevden uzaklaştırıyor.
Halkın oyuyla seçtiği insanlar, bir adamın bastonuna dayanarak indiriliyor görevden.
Ama bu hikaye yeni değil.
Roma’da Sejanus vardı.
İmparatorun en güvendiği isimdi. Herkese iftira yağdırdı.
Sonra kendi kuyusuna düştü.
Fransa’da Robespierre vardı. Giyotin onunla yükseldi, onunla durdu.
Şimdi bizde de Topal İhsan.
Bir toplum hakikati nereden öğrenir? Mahkemeden mi, saraydan mı, yoksa bir adamın şüpheli geçmişinden mi?
Topal İhsan’ın hikayesi sadece onun hikayesi değil.
Bu, post-hakikat çağının, yani gerçeğin değil, algının hüküm sürdüğü bir dönemin aynası.
Ve o aynaya her baktığımızda gördüğümüz şey, sadece İhsan değil, kendi adalet duygumuzun da ne kadar yıprandığıdır.
Bugün CHP’li belediyeler hedefte.
Yarın başka biri olur.
Çünkü mesele hukuk değil sadece.
Mesele, halkın iradesini, bir adamın lafıyla değiştirmeye cüret eden bir zihniyet.
Şimdi adalet terazisinin bir kefesinde milyonların sandıkta verdiği oy duruyor.
Diğer kefesinde ise bir adamın belirsiz geçmişi, kirli ilişkileri ve ucu açık cümleleri.
“Duydum.”
“Dediler.”
“Sanırım öyleydi.”
Terazi eğilmiş.
Ama bu eğiklik fiziksel değil, vicdani.
Topal İhsan’ın hikayesi, artık sadece adaletin değil, hakikatin de topalladığı bir ülkenin hikayesidir.

***
BİR DÜŞ GÖRÜYORDU O ÇOCUK
Bazı çocuklar vardır.
Gülerken bile içlerinde bir isyan taşırlar.
Ali İsmail işte o çocuklardandı.
19 yaşındaydı. Sıradan bir üniversite öğrencisi değil, sıra dışı bir vicdandı.
Bir sapan değil, bir kalem tutuyordu elinde.
Hayatla kavgaya değil, hayallere hazırlanıyordu.
O gece.
Eskişehir’in kaldırımlarına, Ali’nin düşleri döküldü önce.
Sonra kemikleri.
Sonra sessizliği.
“Kaçarken düştü” dediler.
Oysa gördük o görüntüleri. Kalabalığın göz yummasını, yumruğun susturmayı nasıl öğrendiğini gördük.
Devletin şiddetle nasıl iç içe geçtiğini, sokakta bir çocuğun ölüme nasıl sürüklendiğini gördük.
Ali İsmail 38 gün komada kaldı.
38 sessiz gün.
38 uykusuz gece.
Annesi başında bekledi. “Uyan oğlum” dedi.
Ama o, bir daha hiç uyanmadı.
Çünkü bazı uyanışlar, sadece halkların belleğinde mümkündür artık.
Bugün 10 Temmuz.
Toprağa değil, vicdanlara gömülmüş bir gencin ölüm yıldönümü.
Ve o hala soruyor.
“Ben bir düş gördüm. Özgürlükle ilgiliydi. Neden öldürdünüz?”
Sadece Ali değil.
Berkin’in simidi yerde kaldı,
Abdullah’ın kahkahası yarım kaldı,
Ethem’in düşleri duvarlara çarptı,
Hasan Ferit’in gitarı sustu.
Bu ülke gençliğin ellerini kırarak büyümeye çalıştı.
Bunları unutmamak gerek.
Çünkü adalet, zaman aşımına uğrasa da hafıza unutmaz.
Çünkü unutmamak, yaşatmaktır.
Çünkü bu topraklarda hala “Ali’ler ölmesin” diye ağlayan anneler var.
Ve onların gözyaşlarıyla yıkanmadıkça temizlenmiş sayılmayacağız.















