Temsiller ve simgeler üzerinden düşünmeye meyilliyiz.
Geçen cumartesi CHP’nin İmamoğlu için açtığı Cumhurbaşkanlığı Ofisi’nde, Atatürk fotoğrafının görünmemesi nedeniyle sosyal medyadaki paylaşımlar buna iyi bir örnekti.
Atatürk fotoğrafını görmeyen bir grup koro halinde CHP’nin ve tabii ki İmamoğlu’nun Atatürkçü çizgiden saptığını söylüyordu
İmamoğlu’nun açıklayacağı dış politika, sanayi, tarım ve diğer program içerikleri, Atatürkçü anlayışla ne kadar bağdaşıyor ya da bağdaşmıyor; buna odaklanmak yerine mesele fotoğraftı.

Her neyse bu tivitler (tewit) ve iletiler üzerine ben de onlardan birinin altına, “Atatürk’ü buna da alet ettiniz ya!” diye bir kısa not düştüm.
Sen misin bunu yazan!
Ne Atatürk düşmanlığım kaldı ne de cahilliğim.
***
Bir kez, benim için Atatürk; batmakta olan bir ülkeden bir ulus devlet yaratan ve Cumhuriyet’i var eden kurucu liderdir.
Dolayısıyla benim Atatürk karşıtı olmam mümkün olamaz.
Aynı şey CHP ve o gün o törende olanlar için de geçerlidir, diye düşünmek isterim.
Öyleyse sorun bizim Atatürkçü olup olmamızdan çok düşünce biçimimizde.
Alışageldik kalıplar içinde düşünmeyi marifet sayıyoruz.
Çok sevdiğim yazar Livaneli’nin söylediği gibi, “Türk aydını Atatürk’ü ya severim ya da sevmem düzeyinde ele alıyor.”
Dar alanda paslaşmak ya negatif ya da pozitif…
Ortası yok!
***

Ofiste fotoğraf konusu da böyle.
Madem söz Atatürk’ten açıldı, devam edelim.
1920’den başlayarak Atatürk ve arkadaşları, bir ulus devlet inşa etti.
Bütün olumsuz koşullara karşın bu devletin kuruluş harcı; dini değerlerden öte akılcı, laik ve batılı değerlere yakın bir felsefeden oluşuyordu.
Bu doğrultuda da onlarca uygulama gerçekleştirildi.
Bu uygulama biçimlerinin yöntemleri eleştirilebilir elbette.
Ancak dönemin zor koşullarını da göz önünde tutmak zorunluluğunu unutmadan.
Bunları akılda tutarak şimdi geldiğimiz noktaya bakmak gerek:
Dünya hızla değişiyor.
Sanayi toplumundan bilginin kendi başına güç haline geldiği bir döneme geçildi. Bugün artık yapay zekâ diye bir gerçeğimiz var.
Eski devasa fabrikalar yerini butik üretim denilen küçük üretim modeline bıraktı. Bu yüzden eskinin proleteri nitelik değiştirdi. Kentler kimlik değiştirmekle beraber büyük üretim yapan ve tüketen mekânlara dönüştü.
Haliyle direniş de buralara taşındı.
Gezi direnişini hatırlayalım…
Bu kadarla da kalmıyor…
Çok aktörlü, krizlerin hayatın her alanında görüldüğü, bunları çözmenin bir sürece yayıldığı dünyayı yaşıyoruz.
Temsili demokrasi krizde, kurumlar iyi çalışmıyor, bunun yerine herkesin içinde olacağı doğrudan demokrasi sancıları çekiliyor.
Bir yandan da ‘gelişen’ savaşlar, güvenlikçi politikaları öne çıkarıp diktatörleri önümüze yeniden pazarlıyor.
Bu yeni parametreleri daha da çoğaltabiliriz.
İşte böyle bir dönemi yaşıyoruz.
***
O halde Atatürkçü çizgiyi savunan hepimize düşen görev bu yeni duruma uygun politika ve uygulamaları dillendirmek olmalıdır.
Durağan, belli bir dönemin uygulamalarının mutlaklaştırılması herhalde Atatürkçülük olamaz.
Zaten büyük önder yaşasaydı bunu istemezdi.
Yeri geldiğinde kendimizi de rakiplerimizi de eleştirmekten çekinmeyeceğiz.
Atatürkçülük gibi devasa bir düşünce ve uygulama seti içinde eleştirilecek yanlardan gocunmayacağız.
Geçen aylarda, Engin Önen Hoca’nın bir köşe yazısında haklı olarak tam da buna değiniliyor; Cumhuriyet’in içinin, sol ve sosyal demokrat çizgiden bakanlar için, demokratik değerlerle zenginleştirilmesi gereğini ortaya koyuyordu.
Eskide kalmış değerleri savunanlara “donuk cumhuriyet”, yeni değerleri savunanlara “dinamik cumhuriyet” isteyenler olarak bakıyordu.
Hoca’nın bu değerlendirmesine kim karşı çıkabilir ki!
Bence o tivitleri atanların da tavır değiştirip ofis açılışında bir fotoğrafın olup olmaması yerine, İmamoğlu programındaki içeriğin Atatürkçü çizgide olup olmadığını irdelemeleri gerekirdi.
Dinamik Cumhuriyet anlayışı bu olsa gerektir ve tabii ki gerçek Atatürkçülük de bunu gerektirir.














