Bir kış günü… 22 Aralık 2024. İstanbul Havalimanı’nın gürültülü, telaşlı kalabalığı içinde bir kutu sessizce duruyordu. İçinden ne bavul sesi geliyordu, ne de metalin tınısı. Yalnızca ürkek bir nefes, bazen de kısık bir hırıltı… Kaçakçılar, kutunun içindeki o minicik yüreğin kime, nereye ait olduğunu umursamıyordu.
O gün, gümrükteki bir çift göz fark etti onu. Kutudan çıkan, henüz bebek sayılacak yaşta bir gorildi. Adını “Zeytin” koydular. Çünkü gözleri, Akdeniz’in en eski ağacının meyvesi gibi koyu ve derindi.
O günden beri tam yedi ay geçti. Zeytin, Polonezköy’de yüksek tellerin ardında, bir odanın penceresinden gökyüzünü izliyor. Ormanın sesi uzakta, yaprak hışırtıları duyulmaz kadar geride. Yanında ne annesi var, ne kendi dilini konuşan başka bir yavru… Yalnızlık, gün be gün büyüyor.
Oysa Zeytin’in ait olduğu yer burası değil. CITES’in, yani “Nesli Tehlike Altındaki Yabani Hayvan ve Bitki Türlerinin Uluslararası Ticaretine İlişkin Sözleşmesi”nin sert satırlarında yazdığı gibi, bu topraklar onun evi olamaz. Evi, Afrika’nın nemli ormanları… Arkadaşları, kuyruklarını sallayan maymunlar, dallarda oyun oynayan goril yavruları. Onun gülüşü orada, Drill Ranch’te yeniden açabilir.
Ama bekliyor. Günler, haftalar, aylar birbirine ekleniyor. Prosedür denen ağır zincirler, onun küçücük ömrünü kemiriyor. Yetkililer sessiz, dosyalar kapalı.
Zeytin’in hikayesi geciktirilen adaletin bir tür esaret olduğunu yazıyor.
Onu Afrika’ya göndermek sadece bir kargo işlemi değil, bu, bir canın kaderini geri vermektir.
Ve bu hikaye, doğru bitmezse, hepimizin vicdanında yarım kalır.

***
Şezlonglar kalktı, vatandaş kardeş sofrası kurarak kutlama yaptı. Haberin var mı Datça Belediyesi

***
DATÇA’DA BİR VETERİNERİN
SIR PERDESİ
Bir aydır Datça gündeminde tek bir isim var; Belediye’nin veteriner hekimi.
Hayvanseverler iki kez belediye önüne gidip “İstifa!” diye haykırdı.
Peki… Bir kent, bir belediye çalışanına neden bu kadar öfkeli olur?
Olayı baştan alalım.
Nisan 2025 — Belediye veteriner alımı ilanı açtı.
Şartname netti: “Datça ilçe sınırları içinde ikamet etmek.”
Başvurular:
Datça’dan bir veteriner.
Marmaris’ten bir veteriner (ikamet şartını taşımıyor).
Normalde ikinci aday başvuru bile yapamazdı.
Ama o seçildi.
SORU 1: Bu tercihi kim yaptı?
SORU 2: İkamet şartı nasıl “buharlaştırıldı”?
İddia şu: Bir belediye çalışanının adresi, adayın ikametgahı gibi gösterildi. Sahte belgeyle, torpille, adrese teslim işe alım…
SORU 3: Bu sahte ikamet belgesini kim düzenledi?
SORU 4: Bu suçun bürokratik imzası kimde?
Ve asıl mesele. Bu veteriner, tesadüfen mi girdi belediyeye?
Yoksa “üstten” mi indirildi?
Türkiye Hayvan Hakları Federasyonu Başkanı Nihal Aydın’ın iddiası net.
Arkasında, Doğa Koruma ve Milli Parklar Muğla Bölgesi veteriner hekimi Burak Yirmibeş var.
Eşi, Datça’ya alınan veterinerin “kardeşim” diye hitap ettiği yakın arkadaşı.
Dahası.
Hayvan hakları savunucularına göre bu çift, yıllardır hayvanlar aleyhine çalışıyor.
Belediyelere “ceza keserim” baskısı yapıyor.
“Katliam yasası”nın mimarı GÜSODER’in taşeronu oldukları iddia ediliyor.
GÜSODER’in bir dönem FETÖ ile bağlantılı olduğu da öne sürülmüştü.
SORU 5: Şimdi Datça Belediyesi ’ne tekrar soruyorum. Bu veterineri size kim “empoze” etti?
SORU 6: Burak Yirmibeş mi baskı yaptı?
SORU 7: Datça’dan başvuran varken neden Marmaris’te oturana iş verdiniz?
SORU 8: Yazılı ya da sözlü mülakat yapıldı mı? Kim yaptı? Kaydı var mı?
SORU 9: Veterinerin işe girişte beyan ettiği adres Datça mıydı?
SORU 10: O adres kendisine mi ait? Şu anda orada kim oturuyor?
Bu soruları haftalardır soruyoruz, tek kelime cevap yok.
Sonunda MHP ve AKP grubunu temsilen meclis üyesi Serdar Ören soru önergesi verdi.
Şimdi bekliyoruz:
Belediye basına sustuğu gibi meclise de mi susacak?
Yoksa bu sır perdesinin arkasındaki elleri açıklayacak mı?
Bu sadece bir prosedür meselesi değil.
Bu kamu vicdanının sorgusu.
Ve kamu vicdanı, cevapsız bırakılan her soruyu, suç listesine ekler.

***
KIYAMETİN SESSİZ TANIĞI
Takvimler 6 Ağustos 1945’i gösterdiğinde, Hiroşima’nın üstüne atom bombasıyla birlikte bir çağın vicdanı da düştü.
O sabah gökyüzünden süzülen sessiz bir parıltı, 80 bin insanı anında yok etti. Geride kalanlar içinse bir ömürlük yanık, suskunluk ve sarsıntı kaldı.
Ama herkesin unuttuğu bir başka canlı daha vardı o şehirde; Hanako.
Hiroşima Hayvanat Bahçesi’nde yaşayan, hortumunu çocuklara uzatmayı seven, kalabalıklardan utanan narin bir Asya fili.
Büyük değil, gösterişli değil. Sadece orada. Sadece yaşayan bir canlı.
O sabah atom bombası düştüğünde, hayvanat bahçesi de insanlarla birlikte küle döndü. Kafesler çöktü, hayvanlar öldü, bazıları kaçtı. Ama Hanako oradaydı. Yıkıntılar arasında ayakta kaldı. Gözlerinde tarifsiz bir boşluk, kulaklarında çığlıkların yankısı vardı. O bir fil değildi artık. O, gökyüzünden gelen ölümün sessiz tanığıydı.
Günlerce kimse gelmedi. Su yoktu, yiyecek yoktu. Ama Hanako direndi. Çünkü o, buhar olup uçmayan tek hatıraydı o kıyametten.
Nihayet bir görevli buldu onu. Göz göze geldiler. İnsan, hayvana baktı. Hayvan, insana. İkisi de artık aynı türdendi. Yas tutanlar.
Savaş sonrası Tokyo’daki bir hayvanat bahçesine götürüldü Hanako. Orada yaşadı. Ama hiçbir zaman eskisi gibi olmadı. İnsanların alkışlarına kafasını çevirdi, çocuklara yaklaşmadı. Sadece baktı. Uzun, derin, kırılmış bakışlarla. O gözlerde atomun izi vardı.
O gözlerde Hiroşima’nın çığlığı vardı.
Ve bir gün, o da öldü. 1994’te. Ama ölmeden önce yüz binlerce çocuk onu görmeye geldi. Onlar savaşı değil, Hanako’yu anlatan öğretmenlerden öğrenmişti Hiroşima’yı. Çünkü bazı öyküler canlı kalırsa, tarih daha sessiz çığlıklarla anlatılır.
Bir çocuk mektup yazdı Hanako’ya:
“Sevgili Hanako, keşke konuşabilseydin. Belki o zaman savaşın ne olduğunu daha iyi anlardık.”
O konuşamadı. Ama konuşturdu.
Bugün Hiroşima’da insanlar barış için yürürken, kimse fark etmez ama aralarına bir gölge düşer. Uzaktan gelen bir hortum sesi gibi… Hanako hala oradadır.

***
Feyenoord karşısında 2-1’lik yenilgi İstanbul’daki rövanşta telafi edilebilir.
Ama bu futbolla asla.
Fenerbahçe özellikle ilk 45 dakikada futbol adına hiçbir şey yapamadı.
İkinci yarıdaki oyununun üstüne eklemeli.
Yoksa bu hali ne Avrupa’ya ne Süper Lig’e yeter.
Bence sadece Skiniar alkışı haketti.

***
HER ŞEY HALKA SORULMAZ
Mehmet Erdal bir gerçeğin altını çizmiş. “Datça Belediyesi halka sırtını dönme kararı vermiş görünüyor” demiş. Ancak bu “halka sırt çevirme” yeni değil.
Bu bir zihniyet.
Belediye Başkanı Sayın Aytaç Kurt, koltuğa oturduğu ilk günlerde yine Mehmet Erdal ile yaptığı bir röportajda “Her şey halka sorulmaz” demişti.
O röportaj “Haber ve İnsan”ın arşivinde duruyor.
Elbette her teknik detay halk oylamasına sunulmaz. Ama mesele bu değil. Mesele şeffaflık, katılım ve güven. Halkın sürecin neresinde durduğudur. Sormazsa öğrenemez. Öğrenemezse sahiplenmez. Sahiplenmezse karşı çıkar. Ve sonunda haklı çıkar.
Son örnek, halka rağmen torpille işe alınan veteriner ve sokak hayvanlarına yapılan zulüm.
Başkanın kullandığı bu cümle kulağa teknik bir gerçek gibi gelse de, aslında yönetişimden kaçışın bahanesidir. Dahası, halkı küçümsemenin, bilgiden uzak görmenin, ehliyeti sadece kendinde görmenin kibar bir biçimidir. Bu cümlede halk yoktur, sadece muktedir ve egosu vardır.
Sayın Kurt, seçim öncesi “Ben her şeyi bilemem ama bir bilenle çalışmayı iyi bilirim” sloganını kullanmıştı.
O bir bilenlerin (bina içinde Derin Belediye olarak ifade ediliyor) halkla uzaktan yakından ilgisi olmadığı 1,5 yılda ortaya çıktı.
Filozof Simone Weil’in bir sözü var.
“Halk, yalnızca seçim günlerinde değil, her gün var olan bir gerçekliktir.”
Gerçekliğe sırtını dönen, sonunda gerçekle yüzleşir.
Ve bazen o yüzleşme, önce belediye kapısında, sonra yeni, müthiş bir torpilli işe alımda(!), en son da sandıkta çıkar.
***
UTANMAZ ADAMLAR
Milliyet Gazetesi arkadaşım, meslektaşım CHP eski milletvekili Atila Sertel ve rahmetli eşi Ziynet Sertel‘in isimlerini “sahte diplomacılar” haberinde kullanmış.
İnsanda biraz utanma, biraz vicdan olur.
İkisi de benim Ege Üniversitesi Gazetecilik Yüksek Okulu’ndan arkadaşlarım. Yüzlerce dönem arkadaşımız var.
Tek bir üniversite arkadaşı gösteremeyecek olanlara gık diyemeyenler, namuslu insanlara kara çalmaya çalışıyor.
Bu kara bizlere bulaşmaz.
Pisliğinizde boğulun.
Neyzen çok güzel tarif eder sizi.
“Ben sana bok demem,
Boklar duyar ar eder.
Bir zerren düşse boka,
Onu da mundar eder.”















