Kent konseylerini tartışmak katılımcılık ve çoğulculuğu irdelemek anlamına geliyor.
Katılımcılık demokrasilerde karar verme süreçlerine yurttaşın çeşitli düzeylerde katılması, çoğulculuk ise kentteki çeşitli kesimlerin gözetilmesi demektir.
İlhan Tekeli Hoca, 1970’lerde bu kavramların toplumsal hayatımıza girdiğini ve bunlara bizim olumlu anlamlar yüklediğimizi söylüyor.
Ancak Hoca, bunların söylem düzeyinde kaldığını da ekliyor.
Eğer bu kavramlar doğru düzgün uygulanabilse, demokrasimiz bugün bu halde olmaz, halkın çeşitli düzeylerde kararlara katıldığı, şeffaf, hesap verilebilen bir idari yapı hem yerelde hem de merkezi düzeyde ortaya çıkar, belki de tek adamlık falan gibi garabetler yaşanmazdı.
Her neyse kavramları kendimize benzetmede üstümüze yok.
Kent konseyleri de bunlardan biri.
***
Bu kurum, 2006 Avrupa Birliğine girilmesinin doruklarda olduğu bir iklimde hayat buldu.
Bunun için 2006’da bir yönetmelik çıkarıldı ve kent konseylerinin çalışma biçimi buna göre düzenlendi.
Aslında buna sosyal demokrat belediyeler sahip çıkabilirdi.
Çünkü katılımcılık ve çoğulculuk sosyal demokrat belediyeciliğin 1970’li yıllardan beri üzerinde çalıştığı konulardan biriydi.
Bunu derinleştirmek de doğrusu onlara düşerdi.
Oysa gelinen nokta bu değil.
***
Bir defa belediye başkanlarının katılımcılık konusunda yaklaşımları istenilen düzeyde değil.
Çoğu kendi yetkileriyle katılımcılığı karıştırıyor, bu yapının güçlenmesiyle yetkinin ellerinden gideceğini düşünüyor.
Böyle olunca kendi istedikleri kişiyi seçtirmekten tutun, başka türlü denetleme ve kısıtlamalar kent konseylerini etkisiz eleman haline getiriyor.
Dolayısıyla bu konuda katedilecek yol uzun gibi.
Bütün bunlara karşın belli bir yurttaş kesimi bu yapılar içinde bir şeyler yapmanın çabası içinde.
Bunu da görmezden gelemeyiz.
***
GELELİM KENT KONSEYİNE…
Geçen hafta sonu İzmir Kent Konseyi’nde seçim vardı ve ben de yürütme kuruluna adaydım.
Gönüllülük esasına dayalı makul bir yarış olacağını varsaymıştım bunun için.
Oysa gördüğüm, nerdeyse bir partinin il başkanlığı seçimini aratmayacak manzaraydı.
Aldığım bilgi salonda yedi yüzü geçkin STK’nin temsilcisinin olduğuydu.
Buna ilaveten odalar, üniversiteler, valiliğe bağlı kurumlardan birer temsilci, muhtarlar, sendikalar olmak üzere uzun bir liste bu seçimin “hazirun” kısmını oluşturuyordu.
Buna yüzlerce hemşeri derneğini de ekleyin…
Aslında ilk bakışta demokrasi şöleni gibi görünüyor; herkes yarışıyor, bir çaba var, heyecan dorukta…
Ancak sivil bir oluşum için bu profesyonellik, sivil katılım ruhuyla çakışır mı?
Kuşkuluyum!
Bu yarışı daha sevimli, insanların birbirini kırmadığı bir yarışa döndürmek gerek.
Ocak 2024’te kabul edilen İzmir Kent Konseyi Yönergesinin 6. maddesinde üye ve delegeler sayılmış.
STK’ler, kurum temsilcileri, üniversiteler, odalar, baro, noterler, muhtarlar diye uzun bir liste var.
Bunları topladığınızda 565 temsilci ya da delege sayısına ulaşıyorsunuz.
Bir defa “hazirun” çok kalabalık ve ayıklanmamış. Buna bir de hemşeri derneklerini ekleyin…
Kim varsa orada yer alıyor.
Burada bir parantezi hemşeri dernekleri için açmalıyım:
Kent konseyleri ve demokrasi ilişkisi konusunda Egede Sonsöz’de üç yazı yazarak meseleyi irdeleyen Engin Önen arkadaşımızın saptamaları var.
Engin Hoca, işin sosyal boyutunu öne çıkarıp 1950’lerde başlayan köyden kente göçün sosyal etkilerine vurgu yapıyor ve sözü oradan kent konseylerine getiriyor (Bence herkes okumalı Hocanın yazdıklarını!).
Yıllar içinde kente gelenlerin metropollerde kimlik sorununu cumhuriyetin vatandaşlık projesi kapsamı içinde çözemediklerini hatırlatıyor Hoca.
Aksi olsaydı pek çok derneğin hemşerileriyle ilişki geliştiren etkinlik yanına kente entegrasyonu kolaylaştıracak çalışmayı da katması gerekirdi.
Bunu göremiyoruz ne yazık ki.
Bunun yerine dernek, belediyeyle vesayet ilişkisinde öne çıkıyor, aday belirlemeden personel alımına kadar onlarca iş…
Tabii bu süreç kent konseylerine kadar geliyor.
Ve karşımıza blok halinde listesini yapmış hemşeri derneğini görüyoruz.
Hoca’nın dile getirdiği pek çok konu var ama özetle saptamaları bunlar.
***
Bunlardan çoğuna ben de katılıyorum ancak bu sosyolojik analizden insanları suçlayan bir sonuç çıkarılmasını hiçbirimiz istemeyiz.
Engin Hoca’nın da bunu kastetmediğini biliyorum.
Sonuçta göç olgusu toplumsal bir gerçekliktir. Dolayısıyla buraya gelen insanların suçu da değil bu!
Üstelik kente tutunmak için fazla seçeneği olmayan bir kesimi de örgütlediği için peşinen suçlayamayız.
Bence burada yönetimin bu gerçeklerden hareketle yeni bir yönerge oluşturması gerekir.
Bunun için dernek sayısı azaltılmalı, kent değerlerini önceleyen yapılara fırsat tanınmalı.
“Hazirun” oluşturulurken derneklerde ayıklamalara gitmek gerekebilir.
Kent kültürü çalışmalarını önceleyen derneklere daha fazla hak tanınabilir.
Bir başka kriter de köy derneklerine kadar inmiş bir mikro örgütlenme yerine ili baz alan bir yapılanmanın esasa alınmasıdır.
Pratiğini bilmiyorum ama diğer yapılanmalar için de bu geçerli, sosyolojik olarak karşılığı olmayan dernekler sırf seçimde yer tutsun diye burada olmamalı.
Bir eksiklik de seçimin uzun süreye yayılmış olması.
Bir pazar günü 11.00’de başlayıp gecenin 2.30’una dek süren bir gönüllü kuruluş genel kurulu olabilir mi?
O halde yönergenin, seçimi düzenleyen kısmı da gözden geçirilmeli.
Kent Konseyi başkanı seçimi, katılanların yüzde ellisinin bir fazlası yerine ilk turda en çok oy alan adayın seçilmesi biçiminde düzeltilmelidir.
Süre uzayıp oranlar işi zora soktukça profesyonel politikanın yöntemleri devreye giriyor.
Bu kez bir derneğin delegesini kendi lehine diğer yapılardan transfer etme pazarlığı başlıyor.
Sanki seçilecek olan gönüllü bir yapılanmaya değil de milyonluk rant dağıtan bir yere seçiliyormuş gibi.
Evet bence tartışmaya devam…
Belki de böyle düzelebilir…
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/23987159/salim-cetin/gene-geldik-kent-konseylerine














