TOROSLARIN ULU ÇINARI
Yıllar öncesiydi…
Cunda’da, denizle gökyüzünün birbirine karıştığı o ikindi vakti, üstadın yanında oturdum. Uzaklardan gelen martı çığlıkları rüzgarın sırtında kayboluyordu. Ege’nin tuzu dudaklarımızda, gün batımı gözlerimizdeydi.
Dalgalar taşlara çarpa çarpa eskileri anlatıyor, rüzgar çınar yapraklarıyla fısıldaşıyordu. Masanın üzerinde bir bardak çay, içinde çalkalanan yalnızlık. Öylece sordum.
“Üstat, bu ülke nereye gidiyor?”
Gözlerini kaldırdı, denize baktı. Bir an sustu. Bir martı süzüldü gökyüzünden, sonra kayboldu. O zaman, derin, yorgun ama vakur bir sesle cevap verdi.
“Geriye…”
Denizin dalgası, rüzgarın soluğu, gözlerimde büyüyen o tek kelime… Öylece durdum, ama içimde bir fırtına esti. Devam ettim.
“Peki, bu işin sonu nereye varır?”
Bardaktaki çay soğumuştu artık, zaman usulca geçmişti. Derin bir nefes aldı, gözlerini bana çevirdi. İçinde memleketin bütün rüzgarlarını, tütün kokulu yaz akşamlarını, Torosların ulu çınarlarını taşıyan bir sesle konuştu.
“Evlat,” dedi, “Anadolu bereketli topraktır. Demir çürür, ama toprak dayanır. Toprağın kökleri öyle derindir ki, yaprağı dökülse de, dalı kırılsa da, gövdesi kesilse de ölmez… Yeniden yeşerir.”
Sustu, başını eğdi. O anda anladım ki, Anadolu sadece haritalarda çizili bir toprak parçası değil, aynı zamanda yüreğimizde taşıdığımız, anlatılarla büyüttüğümüz, hikayelerle yeşerten bir büyük çınardı.
Tıpkı Yaşar Kemal gibi.
Ve bizler, çınarların gölgesinde yaşayan, bir gün fırtınaya kapılıp savrulsak da köklerimize dönecek olan birer yapraktık.

***
Atina’da 800 bin kişi, ülkede milyonlar meydanlarda.
Çok güzelsin komşu.
Seni kıskanmamak elde mi?
Ελλάδα, είσαι πολύ όμορφη. Πώς να μη σε ζηλεύουμε;
Yunanistan çok güzelsin Seni nasıl kıskanmayız?

***
SİYASETİN UNUTTUĞU GÖRÜNTÜ
Bizim ülkemizde siyasiler genellikle kalabalık bürokratlarla yürür. O itici bürokrasi karmaşasında ne gözleri ufuktadır ne de zihinleri sorumlulukta. Topluma “resmi” görünme çabası, ağır bir yük gibi biner omuzlarına. Bazen gergin, bazen asabi, bazen de ifadesizdirler.
Ama bir gün, biri diğerinin elini tutar. İşte o an, yönetmekten çok yaşamak vardır zihinlerinde. Çünkü şehirler ancak sevgiyle yönetildiğinde ruh kazanır; yollar yalnızca taşlarla değil, umutlarla da örülür.
Evlilik kararı alan Menteşe Belediye Başkanı Gonca Köksal ile Muğla Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Aras, hafta sonunu komşu ada Simi’de el ele geçirmiş. Ne kadar özlemişiz siyasilerin böyle bir görüntü vermesini… Platon’un Devlet’indeki ideal yönetici, belki de seven ve sevilen biridir. Çünkü insan yalnız başına değil, başkasıyla birlikte tamamlanır.
Tarih boyunca güç ve sevgi, çoğu zaman birbirine zıt görüldü. Oysa belki de asıl devrim, sevginin güçten ayrı değil, onun bir parçası olarak görülmesindeydi.
Umudumuz, iki belediye başkanının el ele yürüyüşünün sadece bir aşk hikayesi değil aynı zamanda bir toplumun nasıl yönetilmesi gerektiğine dair felsefi bir metafor olmasıdır.
Fotoğraf Evren Ersoy ‘un paylaşımından alınmıştır.

***
MEDENİYET DEDİĞİN TEK
DİŞİ KALMIŞ CANAVAR
Gazze, bir zamanlar çocuk kahkahalarının yankılandığı sokaklarıyla, annelerin ninniler fısıldadığı evleriyle, yaşlıların bilgeliğini paylaştığı avlularıyla insana ait olanın bir yansımasıydı. Şimdi ise, gökyüzü ölümle örtülü, taşlar mazinin hatıralarını haykırıyor, enkazların altında bir kültürün çığlığı var.
On binlerce masum can, savaşın kör karanlığında yitip giderken, dünya, vahşetin soğukkanlı bir seyircisine dönüşüyor. Vicdan, pazarlık konusu ediliyor; ahlak, küresel bir pazarda satılığa çıkarılmış bir mal gibi.
Bir çocuk enkazın altında son nefesini verirken, başka bir yerde, yüksek kulelerin gölgelerinde insanlar bu ölümler üzerinden kar hesapları yapıyor. ABD Başkanı Trump, yapay zeka görselleriyle Gazze’nin geleceğini bir rant alanı olarak tasvir ediyor. Üstelik bir kare var ki, insanın kanını donduruyor: Trump ve Netanyahu, Gazze’nin harabelerinde, bir havuz başında güneş banyosu yapıyor. Bir zamanlar çocukların oynadığı sokaklarda şimdi ölümün soğuk nefesi dolaşırken, bu sahte cennet tabloları hangi akılla, hangi vicdanla resmediliyor?
Aristoteles, “İnsan, doğası gereği erdemli olmaya yönelir” der. Fakat bugün, erdemin sesi bastırılmış, insanın doğası kirletilmiş gibi. Eğer insanoğlu, bir harabenin ortasında kendi eğlencesini inşa etmeye cüret ediyorsa, medeniyet dediğimiz şey, yalnızca bir yanılsamadan mı ibaret?
Gazze’de çocukların gülüşleri yerini sessiz ağıtlara bırakırken, dünya hangi noktada bu kadar körleşti? Empatinin öldüğü, adaletin susturulduğu, ahlakın yerle bir olduğu bir çağda, insanlık tarihinin en karanlık sayfalarından biri yazılıyor.
Ne zaman ki bir insanın acısı, diğerinin kar hırsına kurban edilmez, ne zaman ki yıkımın yerine umut inşa edilir, işte o zaman insanlık küllerinden yeniden doğacaktır. Çünkü Herakleitos’un dediği gibi: “Aynı nehirde iki kez yıkanamazsınız.” Belki de insanlık, bu çürümüş düzenin sularında kaybolduğunu kabul edip, vicdanın temiz sularında yeniden yıkanır.
“Hiçbir ordu, zamanı gelmiş bir fikrin karşısında duramaz” demişti Victor Hugo. Eğer bugün Gazze’nin enkazlarında, aç bir çocuğun gözlerinde, yetim kalmış bir bebeğin sessiz çığlığında insanlık utancı görüyorsa, belki de bir şeyler değişebilir.
Ne zaman ki insanlar, kayıtsız kalmanın da bir suç olduğunu anlar…
Ne zaman ki savaşın mağdurlarına yalnızca rakamlar olarak bakmaktan vazgeçer…
Ne zaman ki yıkımın yerine vicdanı koyar, nefreti değil sevgiyi besler…
İşte o zaman insanlık, küllerinden yeniden doğacaktır. Ve belki de bir gün, Gazze’nin sokaklarında yeniden çocuk kahkahaları yükselecek, çünkü “Gece ne kadar karanlık olursa olsun, güneş doğmak için bekler.”















