
Ne diyordu “Görünmez Kentler”de Calvino: “…Kent geçmişini dile vurmaz; çizik, çentik, oyma ve kakmalarında zamanın izini taşıyan her parçasına, sokak köşelerine, pencere parmaklıklarına, merdiven tırabzanlarına, (…) yazılı geçmişini bir elin çizgileri gibi barındırır.”
O geçmiş ve anılar size göz kırpar, görülmeyi bekler.
İkiçeşmelik semtinde size göz kırpan bu anılardan ve geçmişten çokça görürüsünüz.
Tabii eğer görecek gözünüz varsa.
Sözgelimi bunlardan ilki, bu semtin tarihsel hazineleri yanında, bir yazarın Tarık Dursun K.’nin de çocukluğunun geçtiği bir semt olmasıdır.
Oraları dolaşanlar yazarın kitaplarında çokça anlatılan Mumcu’nun Kahvesi’ni, doğduğu evin bulunduğu Patlıcan Yokuşunu, o yıllarda Çankaya’daki tütün depolarından mesaisini tamamlamış gizli çiçek kolonyası kokan işçi kızların geçtiği sokakları görebilir.
Semtin geçmişinin bir bölümü ise tarihsel olandır.
Smirna Agorası, yakın zamanda ortaya çıkması beklenen antik tiyatro, havralar, cami ve kiliseler…

Bir de zamana yenilmiş görsel hafızamızın özneleri olan sinemalar var… Yaşar Ürük, “Sinema Tarihinde İzmir”2 kitabında bu sinemaların öykülerini anlatıyor.
1940’lı yılların Asri, Lale, Tan, Şenocak ve Saray’ı ve onlara eklenen onlarca yazlık sinema…
Şimdi yerlerinde yeller esiyor hepsinin…
Her neyse semtler kapalı birer çeyiz sandığı gibi, içine girdiğinizde ‘hazine’ler bitmez.
***
Bu girişi İstanbul’dan bir ressamın bu semte yerleşmesi ve resimlerini ürettiği atölyesini de burada açmış olması nedeniyle yaptım.
Kim bu ressam?
Dilşad Atasoy… İstanbullu bir ressam.
Dilşad Hanım, İstanbul’dan buraya birkaç yıl önce gelmiş.
İstanbul’da yirmi iki sergi açmış, bu alanda sayısız çalışmaya imza atmış bir sanatçı.
Sonra İstanbul’dan ayrılmayı göze alınca tercihini İkiçeşmelik semtinden yana kullanmış.

Oysa biliyoruz ki oradan gelenlerin çoğu Urla, Çeşme ya da Foça gibi yerleri seçer.
Bunu sorduğumda, kendisini buraya çekenin deniz, güneş değil; tarih ve kültür olduğundan söz etti.
İşte, bu tarih ve kültür sevgisi ona bu semtten iki eski İzmir evini aldırmış.
İkiçeşmelik Camisi’nin hemen yanı başında, 72. Sokak ve bir sonraki sokakta bu evler.
Restore edilen bu evlerden biri cumbalı, yüksek tavanlı yaşanacak ev. Diğeri de resim atölyesine dönüştürülmüş.
***
BİR SEMT NASIL DÖNÜŞTÜRÜLÜR?
Çoğunuz hatırlayacaktır; anısı güzel başkan Piriştina, Havra Sokağı’nın karşındaki ayakkabıcı esnafının boşalttığı alanı virane halden kurtarıp Kemeraltı’nın yirmi dört saat yaşayan bir bölümü yapmak istiyordu.
Bunun için de Alsancak’taki bazı eğlence mekânlarının buraya taşınması söz konusuydu.
Eminim ki başkanın ömrü yetebilseydi bu proje hayata geçer, Kemeraltı ticari kimliğinin yanına, kültür ve turizm kimliğini de ekleyebilirdi.
Ama olmadı.
Olmadı ama bazı düşünce ve eylemlerin, semtlere ‘dokunarak’ onların değişime uğramasına neden olabileceği gerçeğini gösteriyor.
Bunun için geniş bir vizyon ve çaba gerek…
***
O halde bu semtler için bu değişim yöntemlerini yeniden düşünebiliriz.
Yerel yönetim ve merkezi hükümetlerin ele ele vermesiyle semtin farklı bir noktaya gelebileceği bu yollardan biri.
Ancak merkezi hükümetin yerel yönetimlerin başarılı olmasına ket vurduğu düşünülürse bunun olmayacağı belli.
Başka bir yöntem de sanatçıların, iş insanlarının semte yerleşip orayı dönüştürmede öncü rolü oynamasıdır.
Olur mu, olur!
Nasıl mı?
Sanatçıların semtte olması, beraberinde sanat mekânlarının açılması…
Bunu hali vakti yerinde olanların semti tercih etmesi izlemeli.
İmar açısından ise belediye ve valiliğin restore edilen evlere mali olanak tanıması sağlanmalı.
Böylece semt yavaş yavaş dokusunu değiştirip kendini yenileyebilir.
***
Bakın, pek çok kent ve semtin hikâyesinde buna benzer örüntüler var.
Şirince, Alaçatı ya da başka kentlerin öyküleri sanıyorum bir yerden başlayıp çoğalan ve giderek kenti ve semti içine alan buna benzer hikâyelerle dolu.
Biri gelmiş, iyi bir şey yapmış, sonra da arkası gelmiş…
Birkaç yıl önce gezme fırsatı yakaladığım İstanbul’un Balat semtin öyküsü de buna benzerdi. Orası da yıllar önce çöküntü haldeyken bilinçli girişimlerle bugünkü şık kafelerin, antika dükkânlarının olduğu harika bir semte dönüşmüş.
***
Evet, bir sanatçının semti dönüştürme potansiyeline dikkat çektik.

Umarız bu dediklerimiz olur, İkiçeşmelik semti hak ettiği yere gelir.
***
PARŞÖMEN SERGİSİ.
Hazır söz açılmışken semt için iyi şeyler yapacağına inandığımız Dilşad Hanım’ın son projesinden de söz edelim:
Bu proje; Lütfü Dağtaş ve Ebru İlter’in destek verdiği, “Parşömenin Serüveni” adlı bir çalışma.
Otuz iki ressamın eserleriyle yer aldığı bu çalışmada tuval olarak inceltilmiş deri demek olan parşömen kullanılmıştı.
Peki neden parşömen, diye sorulabilir?
Biliyoruz ki Mısırlılar yazı için papirüsü, bizim Bergamalılar ise parşömeni üretip kullanmıştı.
Böylece parşömen bizim topraklarımızda üretilen bir değer olarak ortaya çıkıyor.
Bu sergi işte bu tarihsel değere bir saygı olarak da okunabilir.
Bu çalışma ilkin Sanat Fabrikası’nda seyirciye sunuldu.
Daha sonra ise Kültürpark içindeki Pakistan Pavyonu’nda ziyaretçisini bekledi.
***
Yazıyı bitirirken sanatçı Dilşad Atasoy’u İstanbul’dan İzmir’e göçle gelen anonim bir sanatçı gibi görmediğimizi peşinen söyleyelim.
Aksine, İkiçeşmelik semtine değer katacak, belki de buradaki değişimi tetikleyecek bir sanatçı olarak gördük onu.
Umarız öyle olur, semt güzelleşir, Dilşad Hanım burada sanatını çoğaltarak o güzel tablolarının sayısını artırır.
Biz de bu öykünün devamını başka yazılara konu ederiz!
…………….
1 Görünmez Kentler, Italo Calvino, Çeviren: Işıl Saatçıoğlu, anlatı, YKY, 36. Baskı: Aralık 2024, 208s.
2 Sinema Tarihinde İzmir, Yaşar Ürük, araştırma-inceleme, Âl Yayıncılık, Aralık 2024, 533s.
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/23809408/salim-cetin/ikicesmelikte-bir-istanbullu














