Geçen hafta, sanat ve fotoğraf üzerine yazılarına alışık olduğumuz Lütfü Dağtaş, “Dokuz Eylül” gazetesinde, Urla Otogarı’nda yolcuların otobüs beklerken çektikleri sıkıntıları yazmış, belediyenin acilen yolcuları güneşten koruyacak önlem almasını istemişti.
Belediye ne kadar duyarlıdır bilmem ama bu yazı geçmişte yaşadığım bir olayı anımsamama neden oldu.
Yıl 2018 olmalı.
Belediye başkanı (şimdi adını vermeyeyim), müdürlerle toplantı yapıyor.
Her müdür, alanıyla ilgili bilgi sunuyor başkana.
Ben de Konak Belediyesi’nin kültür müdürüyüm o sıralar…
Sıram gelince kendi alanımla ilgili bir şeyler söyledikten sonra, yaz döneminde İzmir’deki parkların susuzluktan nerdeyse kuruduğunu da ekledim sözlerime.
Bunun için İzmir’deki arıtmalardan çıkan suyun bu parklar için can suyu olabileceğini söyledim.
Örnek, bizim Urla’daki yazlık sitemizdi.
Burada arıtmadan çıkan su sitenin bahçelerini suluyor ve yaz boyu her yan yemyeşil…
Bütün belediyeler bunun için bir düzenek kurabilirdi ya da en kötü ihtimal su, arazözle taşınabilirdi.
Ne oldu dersiniz?
Başkan üstünde durmadı bile.
Toplantı sonunda başkan yardımcılarından biri bana, “Arıtma suyu parkta olur mu, bunu dillendirmen yanlış!” diye çıkıştı üstelik.
Olan oldu arık.
Şimdi İzsu’ya ve diğer belediyelere duyurulur…
***
BAŞKA BİR NOT, BİR İSTEK
Karabağlar Belediyesi’nin eski insan kaynakları müdürü arkadaşım Faruk Eraslan’ın bir isteği var:
Geçen yıl sonsuzluğa uğurladığı eşinin Sarnıç Mezarlığında ebedi uykusuna devam ettiğini, bu arada kendisinin gün aşırı mezarlığı ziyaret ettiğini anlattı.
Sorun, Sarnıç otobüslerinin mezarlığa 250 metre kala insanları indirdiği. Bu mesafe meyilli bir yokuş, sıcak yaz günleri eziyete dönüşüyor. Yüzlerce ziyaretçi bu yokuşu tırmanmak zorunda kalıyor.
İstenen, mezarlığa yakın bir yere ilave bir durağın konması.
Belediye yetkililerine duyurmuş olalım.
Perşembe sabahı Üçkuyular otobüs durağında tanık oldum; üç belediye çalışanı metronun çıkışındaki parkı temizliyordu.
Rasgele atılmış su şişeleri, ambalaj atıkları, izmaritler…
Canla başla çalışıp temizliği bitirdiler…
İnsan düşünüyor, İzmir’in göbeğinde bir parka bu çöpleri kim/ kimler atar?
Biz her seferinde kent kültüründen söz ediyoruz.
Temiz olmak bu kavramın içinde değil midir?
Demek ki içimizde hâlâ görgüsüz, kaba, çöpün bile yere atılmayacağını bilmeyen tipler var. O halde…
Belediye bunlara 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 41. maddesinde yazan cezayı vermenin yollarını bulmalı.
Çünkü yasa, evsel atıkları belirlenmiş yerler dışına atanlara para cezası öngörüyor.

***
BENİM SEVGİLİ MEY’İM ARTIK YOK…
Bir kedi bu kadar sevilir mi, sevilir!
Evde besleyenler için bu sevgi bağı bilinen bir şeydir.
Evin parçası olduğu için bu bağ kendiliğinden oluşuyor.
Bu fikre uzak olanlar için ise yapacak bir şey yok, denesinler, derim.
Mey bizim için evden biriydi…
Üstelik Mey diğer canlılarla dostluğumuzu da sağladı.
Eskiden sokakta gördüğüm kediye, köpeğe, kurda kuşa, böceğe, çiçeğe bakmaz; yanından geçer giderdim.
Şimdi öyle değil.
Melül mahzun bakışlı bir köpek, yaprakları keyifsiz bir ağaç, su kabında suyu eksilmiş bir kedi içime dert oluyor. Bunlara yardım edebilmenin yollarını arıyorum.
Bunda sanıyorum Mey’in öyle ya da böyle payı olmalı.
Ve fakat…
Benim sevgili Mey’im artık yok.
O hastalandı ve kendi sonsuz dünyasına gitti.
Şimdi ev ıssız…
Ondan bize evde yaşadıklarından izler kaldı; salonda uzanıp yatışı, koltukta kucağıma gelip mırıl mırıl uyuması, ortalıkta dolaşması, eve geldiğimde kapının arkasına uzanıp başını sevdirmesi…
Meğer evin şenliği oymuş.
Şair demiş ya, ölüm adın kalleş olsun!
Daha önce Tarık Dursun K., Pıtır ve Topaç’ı anlatmıştı.
***
Topaç, babaannenin ölümüyle evi terk eder ve bir daha bulunmaz.
Sonra Pıtır…
Pıtır da hastalanınca ölümünü yalnız yaşamak için evi terk eder.
O terk ediş sırasında gözleriyle evdeki herkesle vedalaşması, en çok sevdiği büyükanneye hüzünle son bakışı, insanın yüreğini parçalıyordu.
Ve üç gün sonra ailenin onu parkta bulup bir dut ağacının altına gömmesi…
Bu öyküler ne yalan söyleyeyim beni ta o zaman korkutmuş, ‘Ya Mey’in başına bunlardan biri gelirse…’ demiştim kendi kendime.
Ve korktuğum oldu, Mey hastalandı; Pıtır ve Topaç gibi bizi bırakıp gitti.
Son üç aydır kanserle boğuşuyordu.
Hastalık onu takatsiz bırakmış, sürekli yorgun gözüküyordu.
Yaş faktörü de tabii başka bir etkendi.
Defalarca götürdüğümüz veterinerler onu iyileştiremediler.
Ve uçtu gitti…
Umarım Pıtır ve Topaç’la buluşurlar…
***
İnsanoğlu bazen nasıl çaresiz kalıyor, sevdiklerinin gidişini izlemekten başka elinden bir şey gelmiyor.
Mey giderken gözlerimizle vedalaştık, bize yaşattığı sevgi için ona teşekkür ettim.
İçimdeki dallardan birini kopararak gitmişti.
Eve vardığımda gözlerimdeki yaşları sildim, sonra balkona çıktım, insanın içini kavuran ağustos sıcağı İzmir’in üstüne bir sis perdesi gibi çökmüştü.
Koltuğa yığılıp kaldım…
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/25954713/salim-cetin/notlar-ve-bir-kedinin-vedasi














