Özlem Çerçioğlu’nun CHP’yi bırakıp AKP rozeti takması toplumun farklı kesimlerinden büyük tepkiler aldı.
Ben de tepki gösterdim.
Böyle siyaset olmaz.
Bu ilkesizliğin dibe vurmuş hali.
O yüzden insanlar tepkilerinde haklı.
Ama CHP’li dostlar değil!
Arkadaşlar Özlem Çerçioğlu’nu yeni mi tanıdınız?
Henüz 15 günlük CHP üyesiyken kayınpederinin parasıyla Aydın’dan 4.sırada aday gösterildiğinde neredeydiniz?
İktidar sokak hayvanları ile ilgili katliam yasasını çıkarmadan önce Aydın’da hayvanlara yaptığı zulmü bilmiyor muydunuz?
Gezi olaylarında Aydın’da ağaçları kestiğinden haberiniz yok muydu?
Zeytin dalı operasyonunda bombaların üzerine adını yazdırdığını görmediniz mi?
Aydın’da köylüden oy isterken, “Beni Kürtlere muhtaç etmeyin” dediğini duymadınız mı?
Ergun Poyraz’ın çok önceleri yazdığı “Kırık Takunyalı Kirli Kontes” kitabından bir sayfa bile okumadınız mı?
Bugün feryat figan ediyorsunuz ama o günlerde çıt çıkarmadınız.
Sosyalistler bunları yazdı, çizdi ama siz oralı olmadınız.
Oysa o zaman konuşsaydınız, belki parti yönetimine geri adım attırabilirdiniz.
Parti aidiyeti ilkelerin önüne geçerse işte böyle olur.
Mesela şimdi Cemil Tugay.
İşçileri halka hedef gösterdiğinde sustunuz.
Yüzlerce emekçiyi kapının önüne koyduğunda sustunuz.
Buyrun şimdi TOKİ’ye övgüler yağdırıp, AKP ile flört ediyor.
Rozet takınca mı bağıracaksınız?

***
ANADOLU’DAN DÜNYAYI SARAN ÖZGÜRLÜK ATEŞİ
Antik Roma’da, bir köle azat edildiğinde başına pileus adı verilen özel bir başlık takılırdı. Kırmızıya çalan keçe ya da deriden, ucu hafif öne eğik… Dışarıdan bakıldığında basit bir giysi ama aslında özgürlüğü ilan eden sessiz bir çığlık.
Roma’nın forumlarında pileus takanlar, artık kimseye ait olmayan, kendi alın terinin ve iradesinin efendisi olmuş insanlardı.
Yüzyıllar sonra bu başlık, Paris’in taş sokaklarında yeniden doğdu. Fransız Devrimi sırasında, barikatların ardında “özgürlük başlığı” adıyla yeniden halkın başına geçti. O kırmızı kumaş parçası, monarşiye meydan okuyanların sancağıydı. Marianne heykellerinde, devrimci kadınların başında, hatta resmi mühürlerde bile görünüyordu.
O andan itibaren, bu başlık sadece bir giysi değil, zincirleri kırmanın ve halk iradesinin tacıydı.
Bu başlık 19. yüzyılda okyanusları aşıp Latin Amerika’nın bağımsızlık savaşlarında yeniden ortaya çıktı. Nikaragua bayrağına işlendi, Küba’nın özgürlük ambleminde yer aldı.
Arjantin’den Kolombiya’ya, Paraguay’dan Nikaragua’ya kadar birçok ülkenin milli arması, bu başlığı cumhuriyetin ve halk egemenliğinin nişanesi olarak taşıdı.
Bugün ABD Senatosu’nun ambleminde bile hala duruyor.
Peki bu başlık nerede doğdu?
Hangi uygarlık bunu icad etti?
Bu başlığın adı Frig başlığı (Phrygian cap). Anadolu’nun bereketli topraklarında, Midas’ın ülkesinde ortaya çıktı. Antik kabartmalarda çobanların, avcıların, askerlerin başında görülür. Amazon savaşçılarının tasvirlerinde bile kıvrık ucu ile tanınır.
Pers saraylarında “Doğulu” kimliğin işaretiydi, Roma’da özgürlüğün sembolüne dönüştü, Paris’te halkın baş tacı oldu, Latin Amerika’da ulusların bağımsızlık mührüne girdi.
Ne ironik ki, bu başlık doğduğu topraklarda neredeyse bilinmiyor. Yüzyıllarca Yunan’dan gördüğü fesi giyen, Batı modasına öykünen bir toplum, kendi elleriyle dünyaya armağan ettiği en güçlü özgürlük sembolünü hatırlamıyor.
İşte burada mitoloji bize bir uyarı gönderiyor.
Kendi hikayesini unutan toplum, Prometheus’un ateşini başkasının elinde arayan insana benzer. Oysa ateş bir zamanlar kendi ocağındaydı. Kültüründen kopan halk, kendi sembollerini tanımadığı için başkasının sembolüne alkış tutar, başkasının masalında figüran olur.
Frig başlığı dünyayı dolaşıp taç olurken, onu doğuran eller, başı açık ve belleksiz kalır.

***
Barış Alper Yılmaz’ı nereye koyarsan koy, orada gökyüzünü yaran bir şimşek gibi parlıyor.
Orta saha, kanatlar, santrfor… Hiç fark etmiyor. Her yerde, her rolde aynı enerji, aynı mücadele.
Sahanın her metrekaresinde var, her topa basıyor, her nefeste mücadele ediyor.
Bu çocuk sadece Galatasaray’ın değil, sanki tüm tribünlerin kalp atışı. Takımın lokomotifi, ateşleyici gücü, yorulmaz savaşçısı….

***
ÖLEN BEN, ÖLDÜREN BENDEN
Ormanlar bir bir elden gidiyordu.
Ağaçlar ise “kendilerinden” olduğunu sandıkları baltaya gövdesini açıyordu.
Bukowski demişti bunu.
“Ormanlar yok oluyordu ama ağaçlar baltaya oy vermeye devam ettiler.”
Çünkü sapı tahtadandı…
Ve tahtadan olunca, kendilerinden bildiler.
Ruhi Su’nun ağacı daha bilinçliydi.
“Ağaç demiş ki baltaya;
Sen beni kesemezdin
Fakat neyleyim ki
Sapın benden.
Bak hele şu ağacın bilincine sen
Ölen ben
Öldüren benden…”
İşte bu yüzden, bu topraklarda en büyük kesimler daima “bizden” olan ellerle yapıldı.
Bu, sadece ağaçların hikayesi değil elbette.
Bugünün insanı hala aynı yanılgıda.
Kendi cebinden çalan belediye başkanını “bizim çocuk” diye savunuyor.
Kendi özgürlüğünü gasp eden lidere “bizim lider” diye methiyeler düzüyor.
Kendi geleceğini satan partiye “bizim parti” diye oy veriyor.
Ve baltalar her seçimde taze sap buluyor.
Sap kökten, kök gövdeden, gövde yapraktan kopuyor.
Ama oy pusulasında hala aynı mühür var.
“Bizden.”
Sonra bir bakıyorsunuz, orman bitmiş, gölge kalmamış, su kurumuş.
Ama baltalar hala çalışıyor, çünkü “Sapı Bizden Baltalar Cumhuriyeti” yıkılmamış.
Hala soruyoruz.
“Bizi kim kesti?”
Oysa sorulması gereken asıl soru şu değil mi?
“Baltanın sapı kimdi?”

***
HİMAYE
CHP’den AKP’ye geçen Özlem Çerçioğlu, “Artık cumhurbaşkanımın himayesinde hizmete devam edeceğim” dedi.
“Himaye” kelimesi, yetim çocuklar, korunmaya muhtaç canlılar ve tarihi eserler için kullanılır.
Bir belediye başkanının kendi siyasi varlığını bu kategoriye yerleştirmesi, demokrasi açısından hüzünlü, güç dengeleri açısından ibretlik.
Siyaset, halkın iradesini temsil etme işidir. “Himaye” ise, birinin kanadı altına girme hali.
Yani bu söz, demokrasi meydanından biat çadırına atılan imzadır.
Bundan sonra belediye hizmetleri, muhtemelen “halk için” değil “himaye makamı için” yapılır.
Hayırlı olsun.
Koruma altına alınan kuşlar gibi, uçamaz artık.

***
ZORLA BEYAZ TOROS’A
BİNDİRİP GÖTÜRDÜLER
MNG Kargo civarında yaşardı…
Yılların yorgunluğu omuzlarında,
Çevredeki iri köpeklerden sürekli dayak yiyen,
Kimsesiz, sessiz, zavallı bir ihtiyar çocuktu o.
Tek “suçu” mavi gözleriydi.
O gözler ki, bakanlara ürkütücü gelirdi…
Oysa korkutan değil, korkan oydu.
Kendi kabuğunda, kendi köşesinde yaşamaya çalışan,
Hayattan tek beklentisi biraz huzurdu.
Bugün yine bir ihbar.
Datça Belediyesi ‘nin sokak hayvanlarına özel “Beyaz Toros”u hatırlatan toplama aracı geldi.
Ne bir araştırma, ne bir inceleme…
Sorgusuz, sualsiz, zorla alıp götürdüler.
Dediler ki, tedavi edip aldığımız yere bırakacağız.
Şimdi bu ihtiyar çocuk belediyeye emanet.
Endişemiz şu.
O veterinerin eline düşenin akibeti!
Takipcisi olalım.

***
HEVAL VE TARÇIN’IN HİKAYESİ
Hakkari Yüksekova’da, mezarlığın en sessiz köşesinde, bir gölge gibi kıvrılıp yatan bir köpek vardı. Sahibi çoktan gitmişti ama o, mezarın başından ayrılmıyordu. On gün boyunca… Gündüz güneşin kavurucu sıcağında, gece ayazında, gözleri hep aynı yerdeydi. Toprağın altındaki sessizlikte.
Arada rüzgar yaprakları hışırdatıyor, kuşlar dallara konuyor, mezarlığın kapısından insanlar girip çıkıyordu. Ama onun dünyası sadece o taşın altındaki yokluğa kilitlenmişti.
Bir sabah, bambaşka bir koku yaklaştı. Uzaklardan gelen, ince, titrek ama sıcak bir ses duyuldu.
“Merhaba güzel çocuk…”
Şarkıcı Ceylan Ertem, dizlerinin üzerine çöktü. Elini uzattı ama dokunmadı önce, bekledi. Köpek başını kaldırdı, göz göze geldiler. İşte o an, toprağın altındaki sahibinden başka bir yürek bulduğunu anladı.
Artık mezarlıktan çıkacaktı ama sadakati başka bir elde, başka bir hikayede yaşamaya devam edecekti. Adını “Heval” koydu Ceylan. Kürtçe “dost, yoldaş” demekti.
Datça’nın Taşlık sırtlarında başka bir köpek yaşadı: Tarçın.
Bir köpekten öte, yürüyen bir neşeydi o. Bir turizmci gönülden sahip çıkmış, sevmiş, beslemişti. Ama yetmedi.
Bir gün Datça Belediyesi aldı onu. “Şikayet var” dediler. Kamyonetin arkasında sözde rehabilitasyon merkezine götürdüler. Kısırlaştırıldı. O an kaderinin de düğümü atıldı.
İki gün sonra hayvanseverler geri almak için gittiler. Götürülürken sağlıklıydı. Döndüğünde can çekişiyordu. İç organlarında enfeksiyon, darp şüphesi, iç kanama… Tarçın acı içinde son nefesini verdi.
Belediye veterineri sadece şunu söyledi.
“Ben teslim ettiğimde yaşıyordu.”
Roma’nın gaddar başkumandanı Titus’a Mısır seferinde bir bilgeden sözederler. Her şeyi bilen, her soruya cevap veren bir bilge.. Halk ona büyük saygı duymakta, her konuda ona danışmaktadır.. Titus onun ismi altında ezilir. Sinirleri bozulur.. Uykuları kaçar.. Bu işe bir çözüm bulmalıdır.. Bilgeye öyle bir soru sormalı ki, asla bilmemelidir.. Danışmanlarıyla günlerce konuşur.. Sonunda karar verir..
Eline bir kelebek alacak ve bilgeye soracak.
“Elimdeki kelebek ölü mü, diri mi?”
Bilge “diri” derse, sıkıp öldürecek.. “Ölü” derse elini açıp serbest bırakacak. Böylece bilge bilmemiş olacak. Plan hazırdı. Halka duyuru yapıldı. Bilgeye haber salındı. Titus halkın gözü önünde bilgeye sordu.
“Elimde bir kelebek var. Ölü mü, diri mi?”
Bilge hiç düşünmeden cevapladı.
“O senin elinde.”
Heval’in nefesi, Tarçın’ın canı, o kelebek gibi insanın elindeydi.
Heval’i bir güzel insan kurtardı, Tarçın’ı ise zamane Titusları….















