Benim sevdiğim yazarların başında gelirdi Selim İleri, kendi deyişiyle “güzden kalma bir İstanbul kışı”nda aramızdan sonsuzluğa uçtu gitti.
“Yaşanmadan geçip gitmiş bir yaz bizden ayrılırken” ve “Eylül ayı bize hep yalan söyler” dediği bir güz sonrası…
Yazarlar ölür mü? Sanmıyorum!
Eserleri, yazıp çizdikleri hep bizimle değil midir?
Rastlantıya bakın ki geçen hafta benim elimde “Cumartesi Yalnızlığı”1 vardı.
Onun ilk kitaplarından biri, yatılı okul yılları ve babasını kaybettiği ruh haliyle yazdığı öyküleri…
Ama hemen şunu da peşinen söylemiş olayım, benim Selim İleri’m; anıları, İstanbul üzerine kitapları olan bir Selim İleri…
Roman ve öyküleri sonra geliyor.
***

Selim İleri’yi ne yazık ki çok geç okudum.
Çünkü 1990’ların başı olmalıydı. Selim İleri, Demir Özlü, Ferit Edgü, Nedim Gürsel, Orhan Duru gibi bir grup yazar, edebiyat dünyasında Hasan Bülent Kahraman’ın deyişiyle “Yeni Sağ”ın temsilcisi gibi gösteriliyordu.
Depolitize olmuş, sanatı toplumsal gerçeklikten soyutlamış, bireyin iç dünyasındaki çelişkileri anlatmak bu yazarların temel izleği olduğu için.
Eleştirmenlerin çoğunluğunun görüşü böyleydi o sıralar.
Bunların başında gelen Hasan Bülent Kahraman, “Beyazlar Kirli”2 kitabında;
“…Sanatı bireyde kristalleşen bir yansıma olarak değerlendiriyorlar.” ve devamla: “Gerçekten kopuk, bu dünyanın içinde boğulan insanın öyküsünü yazıyorlar. Bunlar için Beyoğlu, kentler, nostalji önemlidir.” diyordu.
Şimdi neden çok geç okuduğum anlaşılıyor galiba. Devrime inanmış, solcu bir genç başka ne yapabilirdi ki!
***
Sonra bu görüşlerin üzerinden onca yıl geçti, anlayışlar değişti ve şimdi o günkü yaygın eleştiri anlayışının meseleyi ne kadar dar yorumladığı görülmeye başlandı.
Hoş, o günlerde bu yaygın görüşe karşı çıkan vardı aslında. Örneğin 1980’de, “Niçin Diyalektik”3 kitabında yazdıklarıyla Füsun Altıok bu eleştirmenlerden biriydi.
Altıok, Kahraman’ın, ‘yeni sağ’ anlayışta olmakla nitelediği Nedim Gürsel’in öykü dünyasını ve anlatımını toplumcu olmaktan ziyade bireyci anlatıma yakın görmekle birlikte, “…toplumsalla bireysel (ya da kişiselin) diyalektik dengesi ve toplumculukla edebiyatçılığın bütünleşmesi bakımından üzerinde durmak gerekiyor…” diyerek yazarın Marksçı anlayıştan ayrılmadığı, bireysellikle toplumsal olanın aslında harman edildiği gerçeğinin de altını çiziyordu. Kahraman kadar bu yazarları dar bir alana iteklemiyordu en azından.
Gene de o günlerde zamanın ruhu toplumcu gerçekçiliği olumluyor ve yaygın görüş Kahraman’ın dediklerinden yana tavır alıyordu.

***
Sonra yıllar geçti, bendeki Selim İleri sevgisi İstanbul’a gidişlerimde aldığım kitaplar nedeniyle pekişti.
Her kitap yazara hayranlığımı artırdı.
Hani Kahraman diyordu ya, “bunlar nostaljiye, kentlerle, kentlerin ara sokaklarıyla uğraşırlar,” işte benim için Selim İleri böyleydi; İstanbul’un çiçeği, böceği, ağacı, insanı, sokağı, yemeği ve daha aklınıza ne gelirse onun görüş alanı içineydi. O, İstanbul’a tutkundu. Okuduğum kitaplarında da hep bunlar vardı.
“Yaşadığım İstanbul”, “İstanbul Hatıraları”, “İstanbul Seni Unutmadım”, “İstanbul’un Sandık Odası”, “İstanbul’un Tramvayları…” Liste böyle sürüp gidiyordu.
Saydım, tam on üç kitabı sadece İstanbul üzerineydi.
Sonra Beyazıt’ta, ara sokaklarda gördüğüm yoksul bir ahşap evin hüznünü ondan okudum; o mahallenin güngörmüş sokakları, insanları onun kaleminden bir başkaydı.
Bindiğim tramvayın eski zamanlarda hangi sokaklardan geçtiğini, yemeklerin hangi özellikleri taşıdığını, Boğaziçi’ni… onu yazan yazarları ondan okudum.
Anlatmakla bitmeyen bir kalem…
Bir yazısında çiçeklerin insana mutluluk verdiğini, bu yüzden romanlarında çiçek ve bahçe anlatımlarını yer verdiğini okumuştum.

“İstanbul Hatıralar Kolonyası”nda bir manolya ağacının hikâyesi vardır:
“1980’lerde her güz sabahı Sarıyer’den Tarabya’ya kadar yürüyordum. Tepelerde eski bir bahçede manolya ağacı; uzun uzadıya her sabah bakardım.”
O manolya, yazılacak romana konu olacaktır. O sevgiyle ve dikkatle bakış onun içindir.
Ancak İleri, nedense o romanı yazmaz. Manolyanın öyküsü bu kadarla kalır.
Şimdi o manolya orada mı ve oradaysa bunun farkında mı, kim bilir?
***
İleri’nin vefa duygusunu, inceliğini, zarafetini de yazılarında hissedersiniz.
Kırmayan, dökmeyen, incitmeyen bir ton yazılarının fonunda akar durur.
Kendisinden önceki yazarlara saygısı da öyle, çoğumuz bu yazarları anmaktan sakınırken o vefa duygusuyla hepimizin gündemine taşımayı başarmıştır.
Muazzez Tahsin Berkand, Hüseyin Rahmi Gürpınar, Suat Derviş, Refik Halit Karay bu yazarlardan bazıları…
Bu yazarlardaki anlatım gücü, üslup güzelliği onun yazılarıyla gündeme taşınır.
Böylece yitip gitmeye yüz tutmuş değerlerimiz bizimle olur…
***
Başka bir Selim İleri anısıyla bitirelim yazıyı:
Gelin hep birlikte çok sevdiği şair Behçet Necatigil’in Beşiktaş’taki evine konuk olalım:
“…Kapıdan girince küçük salon, küçük yemek odası. Karşı duvarda kurutulduktan sonra yine rengârenk boyanmış çiçeklerle bezenmiş bir eski yazı, (…) gözlerimi onlardan alamazdım. İç içe geçmiş şu iki oda, bana çocukluğumdan, ilk gençliğimden bir şeyler söylerdi: Sanki kırık, özverili hayat.”5
Belli ki orta halli bir memur evidir Necatigil’in evi.
Aslında İlerilerin evi de aynıdır, aynı ‘kırıklık’ orada da vardır, aynı sevecen sessizliği kendi evinde de yaşamaktadır. Çünkü o sıralar babası vefat etmiştir İleri’nin.
O ikide bir kendi evlerine benzeyen, aynı zamanda usta olarak gördüğü Necatigil’e gider, ondan; “…sormak, öğrenmek ve tartışmak istediğim ne çok şey vardı!” diyerek.
Fakat, “…çoğu kez dilim dolanır, sözcükler birbirine karışırdı.” demesini de not edelim.6
Güle güle Selim İleri…
İstanbul ve biz okurların seni unutmayacaktır…
……………………
1 Cumartesi Yalnızlığı, Selim İleri, öykü, Everest Yayınları 2014
2 Beyazlar Kirli, Hasan Bülent Kahraman, deneme, Kavram yayınları, 1989, s.228
3 Niçin Diyalektik, Füsun Altıok, deneme, Çağdaş Yayınları, 1977
4 İstanbul Hatıralar Kolonyası, Selim İleri, deneme, Everest Yayınları 2013
5-6 agy, s.130
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/23408668/salim-cetin/selim-ileri-uzerine














