İktidar sahiplerinden epeydir kültür ve sanat konularında istenilen noktaya gelinmediğine dair sözler duyuyoruz.
Sayın Cumhurbaşkanı bunu ilk olarak 2017 yılında dillendirmiş, iktidarlarının her alanda yetkinlik sağladığını ama kültür-sanat konusunda bunu başaramadıklarını söylemişti.
Aradan onca yıl geçti belki bu arada açık kapanmış olabilir.
Tabii o konuşma ve devamında söylenenlerinin içinde doğru saptamalar yok değildi.
Mesela pek çok şeyi taklit ettiğimiz ama kendi değerlerimizi çoğu kere pas geçtiğimiz gibi.
Fakat bu, meselenin özünü değiştirmiyor.
Meselenin özü, kendi değerlerimizle harman edip kültürümüzü evrensel noktaya taşımak diye düşünüyorum.
Bunun yerine bir kesimin değerlerini öne çıkarıp diğerlerini görmezden gelmek olacak iş değildir.
Aslında bunu hiç kimsenin istediğini sanmıyorum.
Ancak görüntü zaman zaman bunu vermiyor değil.
Uzun iktidarlar böyle reflekslere kolay girip her şeye egemen olma isteğini açık açık dillendirebiliyorlar.
***
AKP de yirmi iki yıllık iktidarında bu yolu benimsemiş gibi.
İsteniyor ki her şey tek kanaldan aksın.
Bunun için yapılanlar da ortada; gazeteler satın alınıyor, televizyon dizileri için paralar akıtılıyor, eğitimde onca değişim sıralanıyor.
Tek amaç bu egemenliğin pekişmesi.
Oysa biliyoruz ki sanat ve kültür insanın iç dünyasının gelişmesini sağlamak içindir, diğerini anlamanın da yolunu açar.
Yetmez; hayal dünyasını kanatlandırır, yenilikçi düşüncelere doğru yolculuğa çıkarır insanı.
Yirmi iki yıllık iktidar, samimiyetle çalışıp toplumdaki çoğul kültürü geliştirmenin yolunu açabilse acaba bu alana ‘egemen’ olmaktan daha hayırlı bir iş başarmış olmaz mıydı?
Bence olurdu hem kendisi hem de herkes mutlu olabilirdi böylece.
***
Her neyse egemenlik sağlanmak istendiği açık olduğuna göre biz işin başka yanlarına bakalım:
Pek çok kaynak muhafazakâr ya da İslami kültür anlayışının dal budak salıp zengin bir kültür nehrine dönüşmesinin zorluğundan söz ediyor örneğin.
Bunlardan birinden hemen söz edelim;
Muhafazakâr kesimin önemli entelektüellerinden Dücane Cündioğlu;

“…Cami, medrese, cemaat ve diyanet dünyası içinde gelişen bir dünyanın özgün, bugünün dünyasına hitap eden bir kültür ve sanat ortamı yaratması zor.” diyor sözgelimi.
Sonra ‘mealen’ devam ediyor; zengin bir kültürel gelişim için özgürlük, eleştiri, tartışma hatta aykırı düşüncelerin kolayca söylenmesi gibi koşulları sıralıyor.
Bunun yanına değişim olgusunu koymayı da unutmayalım.
O da sıkıntılı.
Oysa sanatın ve kültürün tarihine bakın; Klasisizm, Barok, Romantizm, Natüralizm, Dadaizm gibi akımlar peş peşe geliyor.
Her akım itirazla son bulmuş, yerine bir sonraki gelmiş.
Bizde; “Fecr-i Âti”ciler, sonra Garip (ya da Birinci Yeni) şiiri ve onu takip eden İkinci Yeni…
Hiç kimse, ‘Sakın sesinizi çıkarmayın, çıkaran gayri millidir!’ dememiş!
***
Peki, bu dinamizm bu kültürün kodlarında var mı?
Pek çok belediye kültür konusunda kendi folklorik geleneklerimiz olan yağlı güreş, cirit, deve güreşi çıtasını aşamıyor.
Hat ve ebru geçilebilmiş değil.
Mimaride, müzikte ilahiler baş tacı ediliyor.
Elbette bunlar da değerli ancak çağdaş dünyanın değerleriyle buluşmalarını sağlamak gerekiyor.
***
Edebiyat ve romana bakalım:
Bu günlerde okuduğum Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye”1 romanı bağlamında açmak isterim konuyu:
Roman ahlakçı bir tutumla Doğu-Batı sorununa göndermeleri ele alıyor.
Konusu kısaca şöyle: İstanbul’un eski semti Fatih’ten Neriman ve Şinasi birbirlerine âşık olurlar, tam da evlenmek üzeredirler. Fakat Bahariye’de oturan zengin, batı özentisi Macit, Neriman’ın aklını çeler ve kendisiyle evlenmeye ikna etme yoluna girer.
Bunun için de kızı bir baloya çağırır.
Neyse ki bu batı tarzı balo Neriman’ın tekrar Şinasi’ye dönmesine neden olur.

Yani romanın arka planı; batıyı savunanların zengin şımarık, Üsküdar, Eyüp gibi yoksul semtlerde oturanların ise daha milli ve ahlaklı oldukları üzerine kurulmuştur.
Kısaca Beyoğlu, Nişantaşı yoz değerlerin yoğun yaşandığı semtler; Üsküdar, Eyüp ise bunun tam zıddı, geleneksel değerlerin semtleri.
***
Oysa Dücane Cündioğlu, Youtube kanalında bu semtleri farklı değerlendiriyor.
Kendisinin Üsküdar doğumlu olduğunu, bu kadim semtte onlarca yıldır doğru düzgün bir kitapçının bile olmadığını söylüyor.
Aynı sorun Eyüp için de geçerli. Bunu da buralarda kültürün üretil(e)meyeceğine işaret olarak değerlendiriyor.
Oysa Beyoğlu, Kadıköy ve Beşiktaş kültür ve sanat açısından zengin semtler, buralarda hayatın ritmi başka türlü akıyor.
Eğlence de burada, sayısız kitabevi, kültür merkezi, sergiler, heykeller, sinemalar da burada.
Yasaksız, kısıtsız bir yaşam ve düş gücü bu semtlerin karakteri gibi…
İşte, kültürlerin ağır akan bir ırmak gibi dibinden geçtiği iklim bu.
O halde her kesimin mutlu olacağı bir kültür dünyasının kapılarının aralanması işin en güzeli ve en doğrusu değil midir?
…………………….
1 Fatih-Harbiye, Peyami Safa, roman, Ötüken Neşriyat, 1995 (İlk Baskı: 1931)
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/23637128/salim-cetin/su-kulturel-hegemonya














