
Salim Çetin’in 11 Ağustos 2023 tarihli Yenigün Gazetesi’ndeki köşe yazısıdır.
2015’in 11 Ağustos’uydu ve biz Bostanlı’da, camideydik.
Onun dostları, İzmirli yazar ve şairler vardı.
Bu semtte büyümüş, oraları eserlerine hep yansıtmış bir büyük yazarı, Tarık Dursun’u sonsuzluğa uğurluyorduk.
Hava sıcak, yapış yapıştı.
Ölümden sonuçta kaçış yoktu, zaten Montaigne dememiş miydi ‘Doğduğumuz gün ölüm başlıyor!’ diye.
Tarık Dursun da bu gerçeğin farkında olmalı ki nice dostunun cenazesine katılmış, bunlardan birinin, Tevfik Akdağ’ın sonsuzluğa uğurlanışını “Geçti Akşam Suları”nda1 enikonu anlatmıştı.
***
O yazıda Tarık Dursun; 1993’ün Eylül’ünde, İstanbul’da camide şair arkadaşlarının Tevfik Akdağ için bir araya gelişlerini anlatır.
Hepsinde kederli bir hava, bir şairi sonsuzluğa yolcu etmenin üzüntüsü vardır.
Tam da o anda avludaki çınar ağacından bir yaprak döne döne aşağı doğu düşer… Kalabalığın ortasında sürüklenir durur…
Tabutta bir şair, cenazeye âdeta selam duran bir yaprağın usul usul düşüşü…
Kim anlatıyor bunu? Tarık Dursun…
İşe bakın, aynı şey bu kez Tarık Dursun için gerçekleşiyordu; bu sefer biz dostları Tarık Dursun için camideydik.
***
Yer, Beşikçioğlu Camisi’nin avlusuydu.
Burada İstanbul’daki gibi bir çınar var mıydı?
Ya da dalından düşen bir yaprak, hatırlamıyorum.
Ama büyük bir yazarın gidişinin orada bulunanlarda onulmaz bir kedere yol açtığı her şekilde belliydi.

***
Bugün 2023’ün Ağustos’u.
Demek ki Tarık Dursun’un gidişinin üzerinden sekiz yıl geçmiş.
Biz, Aydoğan Yavaşlı’yla onu çok konuştuk. Her seferinde onun, “Geçti Akşam Suları” kitabından okuduklarımı hatırlattım. Elbette diğer eserler de güzeldi ama galiba benim portrelere, anılara düşkünlüğüm bu kitapla başka türlü bir sevgi kurmama neden olmuştu.2
Orada dilin incelikli kullanımı bir yana esas olarak anlatılan portrelerde İzmir’in hep fonda olduğu gerçeği vardı.
Diyelim dayısı İsmail’i anlatacaktır; siz rahatlıkla 1950’lilerin Bostanlı’sını, Şemikler’ini görür gibi olurdunuz.
Betimlemeler sizi bu mekânlarla dost ederdi.
***
“Kopuk Takımı”ndan Muhtar Kemal ‘resme’ girecekse bu kez Pasaport, Kemeraltı, Yasef’in Meyhanesi yazının içinde yerini alırdı.
Biraz İzmir dışı olunca sözgelimi dostu Dinar’dan Nedret Gürcan söz konusuysa, yazı gene bir şölene döner, Dinar’a yolculuk, sonra geri dönüşler; Gürcan’ın Dinar’dan İzmir’e gelişi, maile “Kopuk Takımı”nın, Yasef’in Meyhanesi’nde buluşması söz konusu olurdu.
Çıkışta bu takım hep birlikte Pasapor’a yürür, birbirlerine şiirlerini okur.
Çünkü herkes şairdir ama Tarık Dursun’un deyişiyle kendilerinden başka bu takımın şairliğini bilen de yoktur.
Tam da 1950-60’lı yılların İzmir’idir bu.
Henüz büyükçe bir kasaba havası, İstanbul ‘dükalığı’na karşı herkesin kendini ispatlama içinde olduğu bir durum…
***
Gene yazıya, Nedret Gürcan portresine dönecek olursak, en son İzmir’de kalmıştık ya, bu kez çap genişler, birden kendinizi Kosova’da bulursunuz.
Karşınızda tiyatro sanatçısı Lütfü Seyfullah, şair Necati Zekeriya vardır; Üsküp’ün ıhlamur kokan sokaklarıdır burası.
Sanki İzmir’in Basmane’si gibi…
Fakat Tarık Dursun burada kalmaz, İzmir’siz olamaz.
Çocukluğunu geçirdiği, babasının balkonda fasıl eşliğinde rakı yudumladığı İkiçeşmelik’e, orada bulunan Deveboynu Çıkmazı’na, Alireis Mahallesi’ne yazıda bile olsa gitmeden olmazdı. O çıkmazlarda sizi dolaştırır, Şuayip’in, diğer komşuların yaptıklarından ille sizi haberdar eder.
Çünkü anılar denizi onda o kadar yoğundur ki dolayısıyla bu mesafeyi de kısaltır.
İki cümlelik koşu, hepi topu.
Bellek, hatıralar, bir uçtan bir uca gidiş gelişler…
Kendisi diyor ya bir söyleşisinde “…Ben, an hikâyecisiyim.” diye.
Hem şimdiki an’lara hem de geçmişe tutkulu bir dille varılıyor onun anlatılarında.
Arkadaysa hep hüzünlü bir dünya, dostluklar, arkadaşlıklar bir yandan da zamana yenilmeme telaşı var…
***
“Rızabey Aile Evi” ya da “Kutup” romanlarında kaybetmeye yakın, yoksul ve yalnız insanlar böyledir.
“Denizin Kanı”, “Alçaktan Uçan Güvercin”, “İnsan Kurdu”nda ise insanların kötülerle mücadelesi vardır…
Sonuçta Tarık Dursun’un insanları sıradan, yalnız, hayatla hep sorunu olan tiplerdir.
Onun için Tomris Uyar demiş ya “Senin hikâyelerinde kanayan hüzünlü bir şey var!”
Belki de bu kanayan yara; sıradan, küçük insanların kaybetmeye yakın hayatlarından kaynaklanıyordu.
**
ZOR BİR HAYAT…
Tarık Dursun daha ortaokuldayken yazma işine bulaşmış, edebiyat öğretmeni Rüştü Şardağ bir kompozisyon ödevinde bu yeteneği görünce, “Sen yazar olacaksın!” cümlesiyle bu yolu ona açmıştı.
Ve o tarihten beri Tarık Dursun yazı işinden hiç kopmamış, yazının yanına başka işleri de hep iliştirmiş; seyyar köftecilik, otobüs biletçiliği vb. yapmıştı.
Sonuçta yazı hayatı onu İstanbul’a taşıdığında artık bir usta, Orhan Kemal’in arkadaşı idi.
Böyle olunca da romanları filmlere ve dizilere uyarlanmaya başlanmış; TRT sırasıyla onun eserlerini dizi yapmıştı.
“Denizin Kanı”nın yönetmeni Yücel Çakmaklı’ydı.
Ardından Ümit Elçi, “Alçaktan Uçan Güvercin”i uyarlamıştı.
Bilge Olgaç ise, “İnsan Kurdu”nu filme çekmişti.
“Ağaçlar Gibi Ayakta” romanını ise Tarık Dursun kendisi filme çekmiş, böylece yönetmenlik işine de el atma fırsatı bulmuştu. Bu filmden sonra senaryolar da yazdığını biliyoruz.
***
On sekiz öykü, dört çeviri, anı-mektup-gezi-anlatı-deneme vb. on beş düzyazı kitabı; on dokuz roman, çocuklar için çeşitli türlerde yirmi kitap… onlarca öykü, gazetelerde köşe yazıları olmak üzere koca bir külliyatın yaratıcısı Tarık Dursun…
Hemen söyleyelim, edebiyat dalındaki bütün ödülleri de alan bir yazardır.
Bir ömre adanmış yazı hayatının bir bölümünü özetledik burada.
İzmir’e âşık büyük bir yazara saygıyla, özlemle…
Onu unutmayacağız…
……………
1 “Geçti Akşam Suları”, Tarık Dursun K., anı-anlatı, Bilgi Yayınevi, 1997, Ankara.
2 Ben, bu iki ciltlik kitabı (“Geçti Akşam Suları”, “Ben Unutmadan”), başucumdan hiç ayırmadım. Kaç kez mi okudum? Yüzlerce… desem yeridir.
Fotoğraf: Kadir İncesu














