(Salim Çetin’in 17 Şubat 2023 tarihli Yenigün Gazetesi’ndeki köşe yazısıdır.)
6 Şubat’ın o uğursuz sabahıydı depremin haberlerini duyduğumda.
Gölcük’ü, Adapazarı’nı, Varto’yu, Seferhisar’ı, Bayraklı’yı ve daha onlarcasını yaşamış biri olarak içimden, ‘Şu hayatın adaleti yok ki zaten!’ cümlesi dökülüverdi.
Doğanın haksızlığına, sonra önlemleri almayarak yıllardır bize bu acıları yaşatanlaraydı bu isyanım.
Düşünsenize her üç beş yılda bir bu ‘döngü’ muntazaman yaşanıyor. Evler yıkılıyor, altlarında binlerce insan, başlıyor can pazarı…
Depremin olduğu yerde bin bir acı; biz uzakta olan, sadece televizyondan seyretmekten başka elinden bir şey gelmeyenlerde ise başka bir travma…
***
Bilemiyorum, ‘öğrenilmiş çaresizlik’ bu olsa gerek!
Oğlunu göçük altında bekleyen babayı izliyoruz, yetmiyor; birbirine sarılmış anne ve çocukların küçücük, narin bedenleri yıkıntı halindeki binanın altından çıkarılıyor…
Ağlayanlar, acıdan gözleri kaskatı kesilmiş olanlar…
Düşünün bir baba, bir anne; bina altındaki çocuğunu bekliyor.
Şair Şükrü Erbaş diyor ya:
Dalgın ve yitik yürüdü
Döndü son bir kez
“Oğlum- dedi
Çok özlüyorum
***

“Hatay-Benim Büyülü Semtim”1 kitabımda İzmir’deki Hatay semtini anlatmıştım.
O anlatıda, Hatay semtine bu adın verilmesinin Hatay ilinin o günlerdeki özel durumundan kaynaklı olduğu gerçeğini de dile getirmiştim.
Bilindiği gibi Atatürk’ün 1937’de, girişimde bulunmasıyla Hatay yeniden ülkemiz topraklarına katılmıştı.
İşte bu çabaların oluşturduğu olumlu hava taa İzmir’e gelmiş, bir semtin adı olmuştu.
Şimdi adaşımız Hatay, depremle boğuşuyor.
Düşünsenize bize, yani İzmir’e, ne kadar da benzer bir yer orası.
Ezanla çanın; kiliseyle, sinagogla caminin iç içe olduğu bir yer…
Şimdi gördüğümüz camiler, kiliseler, sinagoglar, Antakya Çarşısı, Antakya Arkeoloji Müzesi yerle bir olmuş.
Yeniden her şeyin düzeleceği ümidini içimizde taşıyoruz elbette.
***
Bu duyguları yaşarken elbette işin bir de rasyonalitesi var.
Ülkemizin deprem kuşağında olduğu belli…
Bu durumda yapılacak iş, gerekli tedbirleri almaktan geçiyor.
Tedbirler günlerdir, hatta yıllardır sayılıyor:
Konutların sağlam yapılması, bunun için müteahhidinden, binayı kontrol edenine kadar herkesin görevini iyi yapması söylenip duruyor.
Bu da yetmiyor imar aflarının olmaması isteniyor.
İnşaatı bir rant ekonomisi olarak gören anlayışa, 20 yıldır ‘inşaat kalkınmanın temelidir’ görüşüne sıkı sıkı sarılanlara itiraz ediliyor. Konut önce bir ‘yuva’dır, yani yatırım aracı değildir, deniliyor ama dinleyen yok!
Üstelik bu modelin bize sağlam olmayan binalar, rantı fazlasıyla içinde barındıran konutlar sunduğu gerçeği orta yerde dururken…
Daha sıralamak mümkün ama kısaca bu anlayış değişmeli yeni baştan bir zihniyet devrimine ihtiyaç var.
***
Şimdi yönetim katında olanlara seslenelim: Peki, evleri yapacaksınız, yardımlar gelecek falan filan…
Peki, bilim insanları yakın zamanda İstanbul’da da benzer bir felaketin yaşanacağını tekrarlayıp duruyor.
Orası için ne yapacaksınız?
Gene yıkıldıktan, iş işten geçtikten sonra evleri yapmanın sözü mü verilecek?
O babaların, annelerin, çocukların çekecekleri acılar ne olacak peki?
O halde gelin, şimdiden İstanbul için, hatta diğer iller için de esaslı bir deprem yol haritası açıklayın.
Bir de kurumları güçsüz hale getirmeyin.
Eski Kızılay’dan bir eser kalmadığı herhalde görülüyordur.
Afad’ı güçlendirin, belediyeleri işin içine katın.
Başka kurumlar; madenciler, askerleri birlikler neden daha işin başında işe katılmaz?
Dayanışmanın üreteceği sinerji korku mu salıyor!
‘İyi insan olmak vicdanla ilgilidir. Vicdan insanın içindeki tanrıdır.’ der Victor Hugo.
***
Büyük felaketler, herkesi kucaklayan liderlere ihtiyaç duyar; vicdanlı, ayırmayan, sarıp sarmalayan…
Bunu bile beceremeyen bir anlayışla karşı karşıyayız bugün!
Ne kötü…
Bari bunu bir milat kabul etmiş olalım en azından!
Bir çift lafım da “6’lı Masa” ya:
En kısa zamanda altı lider, birlikte, deprem politikasını açıklamalıdır.
Bu politika; açık, net ve şehirleri dönüştürücü güçte olmalı ve bir zihniyet değişikliğini içermelidir.
Bunlar olmadan biz daha çok acı çeker, Şükrü Erbaş’ın dizelerindeki gibi oğullarımızı özleyen babalar olarak sızlanır dururuz!














