Manisa, gençliğimde Erzurum’dan her gelişimde içinden trenle geçtiğim, uçsuz bucaksız üzüm bağları ve yemyeşil bir ova olarak kalmış zihnimde.
Trenimiz oflaya puflaya ovayı yararak yol aldıkça tuğla fabrikalarını, Alaşehir’i, Salihli ve Manisa’yı ve hemen yanı başındaki Spil Dağı’nı geçtiğimizi hatırlıyorum.
Bu kez arkadaşım Recai Şeyhoğlu açacağı 62. kütüphane için davet edince Manisa’ya Menemen üzerinden gittik.
***
Yol değişince tuğla fabrikaları görünmüyordu, içinden kıvrıla kıvrıla geçtiğimiz üzüm bağları ve yorgun tren sesleri de uzaklarda kalmış bir düş gibiydi.
Menemen’den Manisa uzak değil, arabamız yol aldıkça ovaya yayılmış, kimisi gökdelen, kimi daha az katlı yapılardan oluşan bir kent vardı karşımızda.
Yeni ve modern yollar ağırlıktaydı.
Şehrin merkezine ilerledikçe tarih kokan camiler, şehzadelerin hikâyelerinin harman edildiği mekânlar görülüyordu.
Bunlardan Merkez Efendi heykeli, Saruhan Beyliği dönemine ait yapıların en bilineni Ulu Cami…
Elbette daha eklenecek onlarca tarihi değer…
Manisa için bu değerlerin yanına Balıkesir doğumlu yazar Nedim Gürsel, birkaç özellik daha ekliyor:
“…Önce bir dağdır Manisa.” diyor. “…öyle uzak, heybetli ve yalnız.”
Yunusemre Belediyesi’ne vardığımızda odanın penceresinden o heybetli dağ nerdeyse elimizi uzatsak değeceğimiz kadar yakındı.

Manisa ile Spil’in birlikteliği söz konusu olunca hemen akla bu dağı kendine yurt edinmiş olan ve belki de çevre ve doğa değerlerini ilk savunan Manisa Tarzanı’nı, yarattığı Zebercet tipiyle taşranın yalnız insanını anlatan, “Anayurt Oteli” romanıyla ünlenmiş Yusuf Atılgan’ı da ekliyor Gürsel bu özellikler arasına.
Bu kadar mı, elbette değil!
***
Hikâyesi çok olan kentlerden biri Manisa…
Bunlardan şu mesir macununu öyküsünü anlatalım en iyisi!
Yavuz Sultan’ın eşlerinden Hafsa Sultan, Valide Sultan mertebesine eriştikten sonra, oğlu Süleyman’la (Kanuni) bu kente yerleşir.
İşte, tam da o aralar anne Hafsa Sultan’ı kötü bir hastalık pençesine alır.
Hekimler çare bulamayınca yarı deli bilgin diye bilinen Müslihittin Merkez Efendi’nin Mesir Macunu ilaç olur bu hastalığa. En azından rivayet o yönde.
Böylece içinde 40 çeşit baharatın olduğu o macun o gün bugün yoluna devam eder. Her yıl bahar aylarında, Nevroz’da büyük kazanlarda karılarak Sultan Camisi’nden avluda toplanmış insanlara atılır.
Bunu alanlar da hastalığa iyi geldiğine inanır…
Peki bu macunun içindeki baharatlar nelerdir?
Üşenmeden yazayım:
Anason, çamsakızı, çivit, çöpçini, çörekotu, darı fülfül, galanga, hardal tohumu, havlıcan, hıyarşembe, hindistancevizi, iksir, kakule, kalemi barit, karabiber, karahalile, karanfil, kebabiye, krem tartar, kimyon, kişniş, limontuzu, meyanbalı, mirsapi, portakal çiçeği, portakal kabuğu, ravent, rezene, safran, sakız, sarıhalile, sinameki, şeker, tarçın çiçeği, topalak, udulkahir, vanilya, yenibahar, zencefil, zerdeçal, zulumba…
***
GELELİM KÜTÜPHANEYE…
Bütün bu güzel özelliklere sahip Manisa’nın bilginin kaynağı olan kitaplıklara, büyük kütüphanelere de sahip olması gerekmez mi?
Elbette…
İşte, bunu şimdilerde Yunusemre Belediyesi yapıyor.
Yapıyor ama belediyelerin ekonomik darboğazda olduğu da sır değil.
Hükümetin uyguladığı ekonomi politika bu sonucu doğurdu ne yazık ki.
Bu durumda belediyenin kitap alıp kütüphane oluşturması zor şu sıralar.
O halde dayanışma ve gönüllü katkılar ne güne duruyor!
Bu kez de öyle olmuş, Recai Şeyhoğlu buraya yaklaşık üç bin kitaplık bir kütüphanenin kurulmasının fitilini ateşlemiş.
Belediye de başlamış mekânı hazırlamaya, raflar yeniden yapılmış, çocuklar için dijital bir bölüm oluşturulmuş.
Açılışa gittiğimizde içi kitaplarla dolu kütüphane hazırdı bile.
Bundan sonrası Yunusemre’de oturan gençlere, çocuklara ve tabii ki yetişkinlere kalıyor, buradan yararlanmak onların işi artık!
***
Burada ben bir ara not koymak isterim:
Bir kütüphanedeki kitap sayısı onun zenginliğini gösterir.
O halde burayı da daha zengin kılmak mümkün!
Bu da yereldeki yurttaşların dayanışmasıyla giderilecek bir şeydir.
Açılacak bir kampanyayla, Manisalıların evlerindeki okunmuş kitaplarla bu sayıyı on binlere çıkarmak işten bile değildir.
Ki ben bunun olacağına yürekten inanıyorum…

Benim gördüğüm, Belediye Başkanı Semih Balaban hem bu dayanışmanın hem de kitabın, bilginin ve aydınlanmanın yararına inanan ve bunu bilen bir başkan…
Açılıştaki gayretini, heyecanını, çabasını ilgiyle izledim.
Orada olan herkesi işin içine katan; personelinden muhtarına, müdüründen mahalledeki Sevim Abla’sına kadar gelenleri yüreklendiren, onları orada görmekten mutlu olduğuna dair hissiyatla karşılayan bir ev sahibi pozisyonu vardı ki bu benim açımdan halkla içi içe olmanın en başta gelen göstergesiydi.
Bütün işaretler Semih başkanın halkla iç içe olduğu gösteriyor…
***
Kitaplığın açılışını ülkemizin siyasal yol ayrımlarının pek çoğunu yaşamış, içinde bulunmuş, bedeller ödemiş, sonra milletvekili olmuş ve de onlarca kitapla bunları anlatmış bir isim; Kemal Anadolu yaptı.
Kitap ve bilgi denince o da Başkan Semih Balaban gibi, mutluluğu yüzünden okunanlardan biri.
Vurgusu o nedenle gençlerin daha çok, daha çok okuması yönündeydi…
Kendi kitaplarının hepsini o açış konuşmasından sonra kütüphaneye bağışladı.
Sanıyorum hepimizin derdi aynı; gençler okusun, olan biteni anlasın ve bu güzel ülkenin daha iyi yönetilmesi konusunda düşünceleri gelişsin.
Bir not daha:
Kütüphanenin adı “Rasime Şeyhoğlu-Yusuf Atılgan Aydınlanmaevi ve Kütüphanesi” olarak belirlenmişti.
Doğrusu Yusuf Atılgan gibi usta bir edebiyatçıyı Manisalıların hatırlamış olması güzel bir vefa duygusu olmalıydı.
Akşam Spil’i, Şehzadelerin bin bir öyküsünü, Yusuf Atılgan’ı geride bırakıp İzmir’e doğru yola koyulduğumuzda, Şeyoğlu 63. kütüphanenin Bergama’da olacağını hatırlatıyordu bize.
“Ne güzel,” dedim, “bunca kötülüğün arasında iyi şeyleri duymak!”














