İzmir’in yazılmadık yanını bırakmayan ustamız Yaşar Ürük, köşesinde önce lale çiçeğinin Spil Dağı’ndan Hollanda’ya 1612 yılında Willhem adlı yabancı bir botanikçi tarafından kaçırılma öyküsünü yazdı.
Sonra ikinci bir yazıyla Konak Belediyesi’nin yeni yaptırdığı logosunda lale çiçeğinin yer almamasına değindi.
Şunu biliyoruz; her işletme kamuda kendisini görünür kılacak, tanıtımına yardımcı olacak bir logo ediniyor.
Bu, insanların görsel hafızalarına hitap eden bir şey.
Aynı zamanda kurumsal kimlik edinmenin de bir parçası sayılıyor.
Dolayısıyla her belediyenin bir logosu var ve biz logodan çoğu zaman onu / o kurumu tanıyoruz.
***
KONAK’TAKİ LOGO…
Konak Belediyesi’nin ilk logosu nasıl oluşmuştu, onu bilmiyorum ancak 1989’dan sonra Ahmet Sarışın’ın başkan olduğu dönemde bir logo öyküsü yaşadığımı anımsıyorum.
Ben o günlerde belediyenin halkla ilişkiler bölümünde idim.
Aynı birimde tanıtım ve grafik işlerinden anlayan rahmetli Savaş Ocak arkadaşımız da çalışıyordu.
Konak Belediyesi’nin logosunun karmaşık olmasını eleştirir, kendi çapında eskizler yapardı.
Tabii bütün bunlar amatör bir heyecanla, sadece çalışanların bildiği bir çalışmaydı.
Gerçekten Konak Belediyesi’nin logosu lale soğanı içine sığdırılmış saat kulesi, iki yanda palmiye ve altında Konak Belediyesi ibaresiyle karmaşık bir görüntü veriyordu.
Üstelik o yıllarda, sanıyorum İzmir Büyükşehir Belediyesi logosu da Konak’ınkine benziyordu.
Büyükşehir’in logosunda da lale ve saat kulesi vardı. Vatandaşlar ikisini bazı durumlarda karıştırıyordu.
Savaş Ocak’ın bu haklı gerekçesi yeni bir tasarımla logoya dönüşmüş oldu.
Ve o logo, sanırım bugüne dek de kullanıldı.
Fakat bu logo da tasarım ve grafik açısından ideal değildi.
Daha sonra Büyükşehir logosunu değiştirdi; saat kulesiyle altında kurumun adının olduğu bir tasarıma geçti.
Konak Belediyesi de logosunu değiştirme ihtiyacı şimdilerde duyumsamış.
Yaşar Bey’in yazısından öğreniyoruz ki değiştirmiş de…
Yeni logo; İzmir’in simgesi Saat Kulesi, hemen iki yanında Akdeniz’e özgü palmiye ve belediye adının kaligrafik olarak daha belirgin yazılmasından oluşuyor.
İlk bakışta belli bir sadelik hissi var; Saat Kulesi ve Akdeniz coğrafyasını çağrıştıran palmiyeler logoya ayrı bir anlam katmış.
Ben logoyu beğendim.
***
BİR LOGO NASIL OLUŞTURULUR?
Ancak Yaşar Hocamın haklı itirazı var bu logoya.
Öncelikle söylemiş olayım; kamuya mal olmuş bir simgeyi, objeyi değiştirmek hep sorunludur.
İlle değiştirilecekse katılımcı bir yöntemle o şehirdeki insanların görüşlerinin alınması bu işin birinci ayağıdır.
Belediye meclisi, STK’ler olmadan bu tür kamusal işler olmaz.
Ayrıca bir seçici kurul oluşturulması gerekiyor.
Bütün bunlardan sonra düşünülen değişiklik yapılabilir.
Eğer bu dediğimiz süreç işlemiş olsa o tartışmalarda -merak ediyorum- önemli bir değerimiz olan lale çiçeği meselesi gündeme gelmez miydi?
Sanırım gelirdi ve ona göre bir karar verilirdi.
Kimsenin de buna itirazı olmazdı.
Şimdi sormak gerekir: Uzun süre logoda kullanılan lale çiçeği neden çıkarıldı?
Gerekçesi ne?
Sonuç olarak sevgili Yaşar Ürük dostumuzun hatırlatmaları son derece kıymetli.
Sahip çıkamadığımız çiçeklerimiz, başta Bergama’daki arkeolojik kalıntılar gibi pek çok değerimiz başka ülke ekonomilerine hatırı sayılır katkı sağlarken biz kenarda bunlara bakmakla yetiniyoruz.
Aslında bir logo oluşturma işi de 2009’da Karabağlar Belediyesi’nde yaşanmıştı ve ben o tarihte oradaydım. O süreci bir başka yazıda anlatırım.
Bugün o logo kullanılıyor ve de çok güzel.
Ben her bakışta farklı renkteki çiçekleri yer aldığı logoda şehirdeki çoğulculuğu ve farklı kesimlerin bir aradalığının ahengini görüyorum.
Ya da tasarım bana bunları çağrıştırıyor, diyelim.
***
BİR SERGİ KAZLARIN SENFONİSİ
Siz bu yazıyı okuduğunuzda, saat 18.00’de, İBB Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nde Kazların Senfonisi adlı sergi açılmış olacak.
Sergiyi ve öyküsünü başka bir fotoğraf ustası Lütfü Dağtaş’tan öğrendim.
Dağtaş, siyah beyaz fotoğraf çekmenin bir ustalık olduğundan söz ederek sergiyi mutlaka görmemi söylüyordu.
Sonra sergilenecek fotoğraflardan bir bölümünü inceledim.
Salına salına yürüyen sevimli kazların onca fotoğrafı; kiminde bir kazın gözlerindeki dehşeti görüyorsunuz, başka bir karede kanatlarını sonuna kadar açmış nerdeyse uçmaya hazırlanmış hallerini…
Coğrafyanın kaderiyle bütünleşmiş bu sevimli hayvanların sahipleriyle de fotoğraflar var.
Kars’ın karından üşüdüğü belli olan biri elindeki çubukla kazlara yön veriyor.
Onları kâh bir su kenarında görüyoruz kâh yeşillikler içinde ince uzun gagalarıyla karınlarını doyururken.
Kısaca serginin adı gibi uzayıp giden beyaz bir senfoni…
Ne demişti Kars şiirinde Cemal Süreya?
“Öyle güzel ki ölürüm artık/ Beyaz uykusuz uzakta/ Kars çocukların da Kars’ı”
Evet, Kars çocukların da Kars’ı ama aynı zamanda kazların da Kars’ı.
Coğrafya Kars olunca yörenin beslenme alışkanlığı ortaya çıkıyor.
Ne yalan söyleyeyim bu sevimli canların her sonbaharda kesilip kışlık et olarak saklandığını yazmaya elim varmıyor.
Keşke doğanın bize dayattığı düzen böyle olmasa, bu canlılar bizimle beraber yaşama şansı yakalamış olsa.
Bir de tabii bu güzelliği yaratıp bu fotoğrafları çeken bir sanatçı var: Kadir Ekinci.
Öğreniyoruz ki serginin oluşturulmasında Ekinci’nin çocukluğunda yaşadığı bir duygusal arka plan etkili olmuş.
Yine bir gün Aras Nehri kıyısında kazları otlatması istenmiş kendisinden.
Çocuk Ekinci, Aras’ın sularına dalıp bir an kazları unutunca hazırda bekleyen bir yırtıcı doğan yavrulardan bazılarını kapıp gözden kaybolmuş.
Sonrası acı içinde o yavru kazların bağrışlarını izlemek…
Diğer sanat dalları gibi fotoğraf sanatı da böyle işte, gerçeklikle kurduğu maddi ilişki yaşananları açığa çıkarıyor, bize geçen zamanı da hatırlatmaktan geri durmuyor.
Kısaca hayat uzun bir senfonik şarkı gibi içinde anılar, acılar ve mutlulukları da barındırıyor.
Bunları çeşitli temsil biçimleriyle görüyoruz. Bu bazen edebiyat oluyor, bazen görsel hafızayı hedefleyen fotoğraf…
Bu sergiyi görün, derim.
https://www.gazeteyenigun.com.tr/makale/26959657/salim-cetin/belediyeler-logolar-ve-bir-sergi














