HALİL ÇİÇEK
Geçenlerde Seferihisar’da, Çağan Irmak Sergi Salonu’nda gerçekleşen bir sergiye davet edildim.
Şimdi baştan söyleyeyim; bu davete “katılmış bulundum” gibi mesafeli ve diplomatik bir ifade yakışmaz. Çünkü ben öyle “zorla getirilmiş gibi katılan”lardan değilim. Elbette “davete icabet etmek adettendir” dedik ama gönlümüz de vardı işin içinde. Zaten benim hayat felsefemde gönüllülük esastır; zorunluluk değil, içtenlik makbuldür.
Bu yüzden, o salona adım attığımda yaşadığım sarsıntı, tamamen kendi rızamla yediğim bir sanatsal tokattı.
Lütfen yanlış anlaşılmasın bahsettiğim tokat Osmanlı tokadı değil. Ne bir kırgınlık, ne de bir öfke… Bu tokat, sanatın yüzüme tokat gibi çarptığı, içimi titrettiği bir fark ediş anıydı.

Sergi sahibi sevgili Halil Çiçek’ti.
Kendisiyle daha önce Seferihisar Sanat Dayanışmasının organize ettiği, benim de aktif olarak yer aldığım “Çocuklarımız Kitapsız, Sokak Hayvanları Sahipsiz Değildir” şiarıyla düzenlenen imece kitap günlerinde olmuştu tanışıklığımız.
Nazik, mütevazı, sessiz ama derin bir adamdı Halil Hoca. Etkinlik boyunca sadece kitaplarla değil, kendi tasarımı olan bileklik ve kolye gibi zarif hediyeliklerle de yer almıştı. Çocuklara hediye ettiği gibi, sattıklarının gelirini de sokak hayvanlarına bağışlıyordu.
Yani o gün Halil Hoca sadece el emeği değil, yürek emeğini de vermişti. Çocuk ve sokak hayvanları adına yapılan o etkinliğe…
Naif yürekli adamın daveti, benim için büyük onur olsa da…

İtiraf etmeliyim ki, Çağan Irmak gibi bir ismin adını taşıyan o salonda Halil Hoca’nın sergi açmış olması bende büyük bir merak uyandırmıştı.
İyi ki gitmişim.
İyi ki o salonun kapısından içeri girmişim.
Çünkü orada gördüğüm eserler, “sanat” kavramını sadece estetik bir uğraş olmaktan çıkarıp, ruhun can bulduğu bir eyleme dönüştürüyordu.
O an bir kez daha fark ettim ki:
Sanatçılar Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesidir.

Çünkü Halil Hoca’nın eserleri sadece nesne değil, yeniden doğmuş varlıklardı adeta.
Normalde çöpe attığımız kemik, tahta ve benzeri parçalar, onun ellerinde can bulmuş, kişilik kazanmıştı.
İzlerken bir yandan şaşkınlığımı gizlemeye çalışıp diğer yandan da hayranlıkla kendisine sordum:
“Halil Hocam, bunları nasıl yontuyorsunuz da bu hale geliyorlar?”
Verdiği cevap, içinden felsefe sızan bir sadelikteydi:
“Çerçöpte bulduklarım özünde zaten bu duvarda duranlardır. Ben sadece üzerlerindeki fazlalıkları alıp atıyorum.”

İşte o an, sanatın ne olduğunu bir kez daha anladım.
Sanat, olanı görmek değil; saklı olanı ortaya çıkarmakmış.
Ve bazı insanların sadece sanatçı değil, aynı zamanda kaşif olduklarını Halil Hocam üzerinden öğrenmiş oldum.
Onlar nesnelere değil, varlığa dokunurlarmış.
Tabii bu cevaptan sonra önünde eğilmekten başka seçeneğim kalmadı.
Çünkü insan, içindeki fazlalıkları atabilen birine rastladığında ister istemez susar.
Ve bazen en büyük konuşma, susmanın kendisi oluyor.

İyi ki yolumuz kesişti Halil Hocam.
İyi ki sizi tanıdım.
Ve iyi ki hâlâ, çöpe atılan kemik parçalarına hayat verecek eller var bu dünyada.
Çünkü biliyorum ki, o eller dokunduğunda sadece nesneler değil, kalpler de can buluyor.















