“Münkir münâfıkın soyu
Yıktı harap etti köyü
Mezarına bir tas suyu
Dökenin de avradını.”

***
12 EYLÜL: BİR ULUSUN İNFAZI
12 Eylül 1980.
Tankların paletleri, bu ülkenin üzerine kapkara bir sabah bıraktı. “Vatanı kurtarmak” bahanesiyle anayasa, hukuk ve insan onuru bir gecede ezildi.
Sokaklarda tanklar yürüyordu.
Balkonlardan “ordu-millet el ele” diye alkışlar yükseliyordu.
Ama o alkışlar, aslında darağaçlarına gönderilen gençlerin celladına çalıyordu.
O saatlerde Washington’da ise Beyaz Saray’da bir telefon çaldı. Arayan CIA Ortadoğu Masası Şefi Paul Henze idi. Başkan Jimmy Carter’a kısa bir bilgi verdi.
“Our boys have done it.”
(Bizim çocuklar yaptı.)
Darbeyi yapan generaller “bizim çocuklar”dı.
Ama “bizim” dedikleri bu halkın değil, Amerika’nın çocuklarıydı
BİR ULUSUN İNFAZ LİSTESİ
1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
7 bin kişi için idam istendi, 50’si asıldı.
171 insan işkencede öldü.
30 bin insan yurtsuz kaldı.
23 bin 677 dernek kapatıldı.
39 ton gazete, kitap ve dergi imha edildi.
400 gazeteciye 4 bin yıl hapis istendi.
Bu liste o kadar uzar ki, sayfalara sığmaz. Rakamlar soğuk görünüyor. Ama her biri bir hayat, bir anne, bir çocuk, bir gençlik demekti.
BUGÜNE DÜŞEN GÖLGE
12 Eylül sadece bir tarih değil.
Bir zihniyet.
O gün üniversiteleri susturanlar, bugün bilim insanlarını hedef gösteriyor.
O gün sendikaları kapatanlar, bugün işçilerin grevlerini yasaklıyor.
O gün Meclis kapatıldı.
Bugün belediye binaları polis barikatıyla çevriliyor.
12 Eylül darağaçlarını dikti, işkencehaneleri doldurdu. Bugün ise barikatlar, coplar ve yasaklarla o zihniyet yaşamaya devam ediyor.
Demokrasi hala barikat altında.

***
BİR DARBENİN FIRÇA İZLERİ
1990’lı yıllardı.
Amerika’nın gölgesinde 12 Eylül darbesini yaparak, “cumhurbaşkanlığı” koltuğuna silah zoruyla oturan Kenan Evren, bu kez kendini bir ressam rolünde sahneye atmıştı. Yaptığı darbenin kanı kurumamışken, fırçayı eline aldı, tank izlerini tuvallerle örtmeye çalıştı.
Bir Amerika gezisinde, Pablo Picasso’nun “Cezayir Kadınları” tablosu önünde dikildi. Karşısında sanat tarihi duruyordu ama Evren sadece “boya lekesi” gördü.
Yandaş gazeteciler, “Nasıl buldunuz paşam” diye sorunca, sanat dünyasını sessiz sessiz güldüren o cevabı verdi.
“Buraya siyah fırça vurmuş, yanına yuvarlak yapmış… Ben de yaparım.”
Darbeci Evren’in “ben de yaparım” dediği o Picasso tablosu yıllar sonra 179 milyon dolara satıldı.
Ama gelin görün ki, Evren’in yaptıkları da Türkiye’de milyarlarla alınıp satıldı.
Koç, Sabancı, Uzan… Darbeyle önü açılmış iş dünyası adeta ihaleye girmişti. Evren’in “Anne Sevgisi” tablosuna 500 milyon, “Hamamda Kızlar”ına 600 milyon, “Denizli Horozu”na 10 milyar… Cumhuriyet Balosu’nda “Atatürk” portresine 105 milyar verildi.
Kültür Bakanlığı bile “Begonvilli Duvar” için 300 milyar ödedi. Sonunda Evren “yaşayan en pahalı Türk ressamı” ilan edildi.
Hatta Sakıp Sabancı yağcılıkta zirve yaparak, “Ben sanattan anlarım. Evren paşa Türkiye’nin Van Gogh’u” dedi.
Peki bu tablolar bugün nerede?
Çöpte.
Sanat uzmanlarının dediği gibi: “Hiçbir sanatsal değerleri yok.”
İcrada bile satılamıyor.
Neredeyse üstüne para verilecek.
O kadar değersiz.
Çünkü ortada bir sanat yoktu. Sadece iktidara yaranma yarışı, darbeyle semirmiş iş dünyasının “fırça parası” vardı. O paraların bedelini ise sanat değil, halk ödedi.















